Kur’an’a dair okuma notları

Kur’an’a dair okuma notları

Kur’an-ı Kerim açık delilleri ile insanlığı hidayete sevk, doğru yola irşad, gösterdiği iman esaslarına dayalı faziletli bir hayatı tesis etmek için, Allah Teâlâ tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz Peygamber’e ilahi vahiy ürünü olarak 23 senede gönderilmiştir. Bu yüce kitap

Kur’an’a dair okuma notları

 

 

Kur’an-ı Kerim açık delilleri ile insanlığı hidayete sevk, doğru yola irşad, gösterdiği iman esaslarına dayalı faziletli bir hayatı tesis etmek için, Allah Teâlâ tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz Peygamber’e ilahi vahiy ürünü olarak 23 senede gönderilmiştir. Bu yüce kitap inananlar için sadece mukaddes bir vahiy olmamış, aynı zamanda onların ruhlarının gıdası ibadetlerinin esası, ahlaklarının temeli ve edebiyatlarının bir şaheseri; tek kelimeyle, hayatlarının bütün yönlerini düzenleyen bir rehber, bir esas olmuştur. Bu bakımdan onun muhatabı bir kabile, bir millet veya belirli bir ırk değil, bütün insanlıktır. Yine ona göre Müslümanlık, insanlığın fıtrî dinidir. (İsmail Cerrahoğlu, Kur’an’a Giriş, (Önsöz), s: 9)

İnsanın gerçek bir mü’min olması için sadece nazil olan Kur’an hakikatlerine sağlam bir şekilde inanması yeterli değildir; ayrıca malıyla, canıyla onun hizmetinde çalışması gerekir.1 İyi bir mümin ve iyi bir vatandaş olarak da vecibelerini yerine getirmelidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, müminlerden iyilik yapmalarını istemiştir.2 Öyleyse din, aynı zamanda hem bir akide hem de bir kanun; hem bir inanç, hem de bir itaat müessesesidir.3 (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 79)

Kur’an’ı baştan sona incelediğimizde, nübüvvetten risalete yani “Oku” emrinden,4 “uyar” emrine;5 gizli davetten alenî davete6 yani yakınları uyarmaktan,7 bütün Mekke’yi,8 sonra yakın şehirleri9 ve nihayet bütün insanlığı İslamiyet’e davete;10 İslam’ın esas kaidelerinin vazedilmesinden (Mekkî sureler) tatbikata (Medenî sureler); içkinin kötülenmesinden,11 kesin olarak yasaklanmasına,12 sabırdan13 mukavemete14 varıncaya kadar, vahyin 23 sene zarfında geçirmiş olduğu bu tedrici safhaları yakından müşahede etmiş oluruz. (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 105)

Kur’an-ı Kerim, tebliğinde çok defa, az veya çok evrensel bir adalet ve zulüm, iyi ve kötü şuuruna dayanır, amelî doktrini tanımlarken de yine bu şuura başvurur. İşte Kur’an-ı Kerimin ahlakî mesajını hülasa etmek ve sistemleştirmek için kullandığı ayetlerden bazıları:
“O Peygamber onlara iyiliği emreder, kötülükten alıkoyar; güzel şeyleri onlara helâl kılar, pis şeyleri onlara yasaklar. ”15
“Gerçek şu ki Allah adâleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; yüz kızartıcı işleri, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.”16
“De ki: ‘Şüphesiz Allah, fahiş ve günah şeyleri emretmez… De ki: ‘Rabbim adaletle davranmayı emretti.”17 (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 77-78)

Kur’an-ı Kerim’in ilk çağrısı tevhidedir. Dünyada var olan her şeyi yaratan ve her şeyin kendisine kesin bir suretle bağlı olduğu Kadir-i Mutlak, Rahim, Bir Yaratıcı fikrini ispatla işe başlar. Şirkin en aşağı derecesine düşmüş müşrik Araplar her şeye rağmen âlemleri yaratan ve idare eden yüce bir ilahın varlığını kabul etmekteydiler. Ne var ki Kur’an-ı Kerim’in tabii bir din olarak adlandırdığı bu tek Allah inancı,18 müşrik Araplarda nazarî bir görüş olmaktan ileri gitmemişti. Çünkü sayısız küçük ilahlara yaptıkları ibadetlerle bu tek Allah inancı zayıflamış ve pratik olarak da ortadan kalkmıştı.19 Sadece büyük bir tehlike ile karşılaştıklarında Allah’ı hatırlıyorlar20 ve kestikleri kurbanların da çok cüz’i bir kısmını O’na ithaf ediyorlardı.21 Allah’la insan arasına, onu yaratıcısına yaklaştırabilecek22 veya Allah katında kendilerine şefaatte bulunabilecek23 bazı aracı güçler ihdas etmişlerdi. Allah’ın kızları olarak telakki ettikleri meleklere de bundan dolayı ibadette bulunuyorlardı.24 Gizli güçleri ve ilahları sembolize ettiğine inanılan putlar ve dikili taşlar, sembolize ettikleri ilahların gördüğü hürmeti görmeye başladılar.25 Sadece tek bir ilahın mevcudiyeti onların akıllarının almayacağı bir şeydi.26 Bu durumda Kur’an-ı Kerim tek Allah inancına yeni bir şey ilave etmeksizin, sadece onunla bağdaşmayan yabancı unsurları bertaraf etmeye yönelmiştir. Zira tek Allah inancı daha önce gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin dinlerine dayanır.27 Böylece hem akıl hem de nakil, gerek tek Allah inancını ortaya koymada gerekse her türlü şekliyle putperestlik ve şirki reddetmede Kur’an-ı Kerime yardımcı olmaktadır. 28 (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 69-71)

Allah’a iman, tek, iyi ve adil bir tanrı hakkındaki şuuru geliştirmek Kur’an’ın ilk ve en önemli gerçeğidir. Bu konuda Kur’an en temiz ve en yüce monoteizm örneğidir. (Aliya İzzetbegoviç, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, s: 65)

Ku’an’ın gerçekleştirmek istediği ana hedef akla, sağduyuya ve en asil insani duygulara sürekli çağrıda bulunarak, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ve hangi ırktan olursa olsun, doğrudan doğruya insana hitap etmektir. O örf ve adetleri temizlemek, inançları açıklayıp birbirine yaklaştırmak, ırkî engelleri ve aşırı milliyetçiliği ortadan kaldırmak, kaba kuvvet anlayışını hak ve adalet telakkisiyle değiştirmek isteyen bir doktrindir. (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 19)

Kur’an-ı Kerim Müslümanların ruhlarının gıdası, ahlaklarının temeli, ibadetlerinin esası, tebliğ vasıtaları, günlük zikirleri ve tarihleridir; tek kelimeyle o, hayatın bütün yönlerini düzenleyen temel kanunlardır. (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 35)

Kur’an, Nasr Hamid Ebu Zeyd’in ifade ettiği gibi, Allah’tan insana sunuluşundan ve peygamber tarafından okunuşundan itibaren, insan cephesinden bakıldıkça, ilahî nass olmaktan, insanî nass olmaya yani “anlama”ya dönüşmüştür. Çünkü Kur’an bu andan itibaren “tenzil”den “te’vil”le dönüşmüştür. Bu ise şu anlama gelir: Kur’an, onu anlayanın anladığı kadar Kur’an’dır. (Dr. Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, s: 20)

Ku’an’ı tarihselci bir perspektiften okumak, onu ölü bir belge olarak tarihe gömmek değil, vahyedildiği tarihin kendine özgülüğü içinde okumak demektir. Bu anlam düzeyinde tarihselciliğin karşıtı evrensellik değil, tarih-üstücülük veya daha doğru nitelemeyle tarih-dışılıktır. Sözdeki nesnel anlamı belirlemenin öncelikli koşullarından biri, Kur’an’daki her bir pasajın vahyedildiği dönemin tarihsel bağlamında okunmasıdır. Zira Kur’an’daki birçok ayetin sağlıklı anlaşılabilmesi kültürel kodlarının bilinmesine bağlıdır. Sözgelimi, “Allah için hac ve umreyi tamamlayın” mealindeki ayette “Hac yapın” değil, “Haccı tamamlayın” denilmiştir. Çünkü Araplar İslam öncesi dönemlerde de hac yapıyorlardı. Ancak haccın bazı vecibelerini değiştirmişler ve Araf’ta vakfe gibi bazı rükünlerini eksiltmişlerdi. İşte bu yüzden ayetteki emir, haccın tamamlanması şeklinde varid olmuştur. (s: 59) Fazlur Rahman da onda dokuzu tarihin derinliklerinde bulunan bir aysberge benzettiği Kur’an’ın gerçekleştirmek istediği genel hedefleri tespit etmek için öncelikle vahiy ortamının tarihsel koşullarına gidilmesini ve bu koşulları göz önünde tutarak, Kur’an’ın somut olayların işleyişinden bir bütün olarak Kur’an’ın hedeflediği genel ilkelere doğru hareket edilmesini teklif etmektedir. (Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s: 63)

Tarihselci Kur’an söyleminin gözden kaçırdığı çok önemli bir husus var: Kur’an hükümlerindeki amaçlara vurgu yaptığı kadar, hatta ondan daha çok hükmün kendisine vurgu yapar. Mesela kısas, cinayet suçunun cezalandırılması içindir ama aynı zamanda kısas, diğer bütün ayetler gibi Allah’ın ayetlerindendir ve kısas hükmünün bizzat kendisine vurgu yapılarak, bu hükümde insanlar için hayat olduğu belirtilmiştir. Kısas gibi tarihseldir diye değerlendirilen bir öneriye evrensel bir değerin atfedilmiş olması, ona tarihsel bir değer atfetmeyi zorlaştırmaktadır. (Dr. Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, s: 306)

Kur’an tarihin üstünden tarihe konuşan bir vahiy olarak tarihin tutsaklığından, özgürlüğü temin eden bir tutamak, yani “urvetu’l-vuska” pozisyonundadır. Hâlbuki Kur’an’ı tarihselleştirmek bu pozisyona izin vermez. (Dr. Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, s: 319)

Kur’an’ın sürekli akla, kalbe, idrake ve hatırlatmaya vurgu yapması yanında kendisinin temel bir gayeye, hükümlerinin de bu temel gayeyi gerçekleştirecek çeşitli gayelere binaen indirildiğini bildirmiş olması, Müslümanların akıllarıyla, kalpleriyle ve idrakleriyle ona bu anlamda yönelmelerine, temel gayeyi hatırlayıp anlamaya çalışmalarına zemin hazırlamıştır. Gayenin tespit edilmesinin ise, ancak Kur’an’ı anlama çabası ile mümkün olacağı izahtan varestedir. (Dr. Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, s: 372)

Hz Peygamber zamanında Müslümanlar, Kur’an’ın sınırlı sayıda hüküm ihtiva ettiğinin, oysa tarihsel hadisatın sınırsız olduğunun bilincindeydiler. Onlar hiçbir zaman Kur’an’ın tarihsel bir duruma bir açıklama getirdiğini düşünmemişlerdir. Onlar Kur’an’ın temel esaslar vazettiğini düşünmekteydiler. Bu yüzden ortaya çıkacak beşeri sorunlar Kur’an’daki ya da Sünnet’teki herhangi bir açıklamaya tekabül etmediğinde, sorunun İslamî aklın tefekkürü ile çözüleceği fikrine sahiptiler. Muaz olayı daha ilk dönemden itibaren tarihsel hadisatın “rey” yani ictihad ile karşılanacağı düşüncesinde olduklarını gösterir. (Dr. Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, s: 380)

Kur’an-ı Kerim’in menşeinin ilahi olduğu fikri, İslamiyet’in sadece bir parçasını değil aynı zamanda onun en önemli temelini teşkil eder. Başından sonuna kadar Kur’an-ı Kerim ya doğrudan doğruya Muhammed’e hitab eder yahut da ondan söz eder; fakat hiçbir zaman ona kendi şahsi düşüncesini söyletmez. Kur’an-ı Kerim’in her yerinde emreden veya kanunlar koyan, kıssalar anlatan veya uyaran, bizzat Cenab-ı Hakk’ın kendisidir. Onda daima şu gibi ayetleri okuruz: Ey Nebi…; Ey Resul…; Sana vahyediyoruz…; Seni gönderdik…; Bunu tebliğ et…; Bunu oku…; Şunu yapma…; Sana soracaklar…; Onlara cevap ver…; vs… Hatta Hz Peygamber karşısında bu öğretici üslubu ihtiva etmeyen ayetler bile –mesela namazda okunan Fatiha suresi böyledir- buna açıkça delalet eder. (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 107)

“Okunmak” için bir kitap! Senin iman ettiğin kitap ne işe yarar? Ne sen ne de ben onun içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Demek ki kâfir olan ben ile mü’min olan sen sınıf arkadaşıyız… Okuyacağım ki onda yazılanları kavrayayım. İyi kötü ve orta yolu bileyim ve doğruyu yaşamımda tatbik edeyim. Şüphesiz ben bütün bunları okuyarak, düşünerek ve anlayarak yapacağım, istihareye yatarak değil. (Ali Şeriatî, Dine karşı din, s: 83)

“Düşmanın hilesi” ve “dostun cehaleti” ile bu kitabın kapağının kapatıldığı günden beri “çerçevesi/dışı” değer kazanmaya başladı; “metni” terk edilmeye başladığı günden beri “cildi” kıymete bindi; anlamı “okunan” olan bu kitap okunmamaya başladığı günden beri kutsanmak, ondan bereket ve menfaat elde etmek için istifade edildi. Bu kitaptan ruhî ve toplumsal rahatsızlıkların tedavisi için istifade edilmediği günden beri onu bel ağrısı ve havale gibi bedensel hastalıkların tedavisi için kullandılar. Uyanıkken ondan uzak durdular, uyurken başucunda ve yüksekte olacak şekilde duvara asıp öyle uykuya daldılar. Şimdi de gördüğün gibi ölülere okuyup geçmişlerinin ruhuna hediye ediyorlar, ölüler de kabristandan verilen bu mesajı alıyorlar! İşte sen bilmiyorsun ey benim aydın kardeşim! Onu canlılardan uzak tutup hayatla irtibatını koparmak; hem “cihad” meydanlarında hem de “içtihat” alanında onun gür sesini kesmek için ne işler çevirdiklerini bilmiyorsun. (Ali Şeriatî, Dine karşı din, s: 124)

Öyle şeyler yaptılar ki; okuma, düşünme, anlama, aydınlanma, yol bulma, dirilme ve amel kitabı olan bu Kur’an’ı, hidayet bulmak(!) ve insanî sorumluluğunu bilmek için kendisinden sadece istihare yoluyla yararlanılan bir kitap haline getirdiler. Takipçilerinin ona karşı sorumluluğu; ona tazimde bulunmak, onu yüceltmek, öpmek, abdestsiz ellememek, güzel bir kılıfa sarmak, bebeğin beşiğine, yeni evin başköşesine asmak ve… Bazı sure ve ayetlerden de nazardan korunmak, büyüleri geçersiz kılmak, cinleri defetmek için büyülü, tılsımlı bir takım hareket ve ayinler eşliğinde okumak; muska yapıp yeni doğuran kadınların, süt veren ineklerin ve çatlak adamların yakasına takmak için istifade ettiler. (Ali Şeriatî, Dine karşı din, s: 126)

Kur’an eğer anlamsız bir vird kitabı, ahret sevabı ya da ölmüşlerin ruhuna hediye etmek için okunan bir fetiş değil de bir kitap gibi okunsa insana uyanma ve direniş hissi, hareket kabiliyeti, izzet ve bilinç bahşeder. Böylece iman gücü zulme, zillete ve cehalete karşı bir kudrete bir isyana dönüşür. (Ali Şeriatî, Anne Baba Biz Suçluyuz, s: 132)

Bugün Müslüman toplumların muhafazakâr düşünce tarzının öncüleri, İslam’da Allah’la kul arasında elçiliğe yer olmadığını bildikleri halde kendilerine özel bir kesim oluşturan, İslam ve Kur’an’ı yorumlamayı, bu konuda insanlara elçilik etmeyi kendilerine meslek edinen hoca ve şeyhlerdir. Kendileri birer elçi olarak teologlardır, teolog olarak doğmacıdırlar, İslam insanlara bir kez gönderildiğinden onu bir kez yorumlamak gerektiğine inanırlar. Bin küsur yıl önce yapılan yorumların olduğu gibi kalması kanaatindedirler. (Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, s: 22)

Duraklama ve gerileme dönemine gebe zamanlarda Kur’an’ın toplumdaki yeri neresiydi? Bu kitaba olan sadakat kaybolmamış ancak aktif mistik karakter yerini akıl dışı (irrasyonel) bir karaktere bırakmıştır. Kur’an kanun otoritesini kaybetmiş, bir nesne olarak kutsal sayılmaya başlanmıştır. Metnin özü yerine biçime bakılmış, büyük fikirler ise ezber yeteneği olarak görülmeye başlanmıştır. Teologların biçimciliğinin etkisi altında Kur’an daha az okunmaya, daha çok ‘ezberlenmeye’ başlanmıştır; tembelliğimizle uyuşmayan mücadele, dürüstlük, şahsi ve maddi fedakârlık emirleri eriyerek, Kur’an’ın rahatlatıcı sesinde kaybolup gitmiştir. Bu sıra dışı durum adım adım sıradan bir şey olarak kabul edilmiştir, zira bu durum sayıları gün geçtikçe çoğalan, Kur’an’sız yaşayamayan fakat emirlerine uymaya da takati olmayan Müslümanlara daha makul görünmüştür.

Bu gerçeğin içerisinde, Kur’an ezberinin bu kadar yaygınlaşmasının psikolojik nedenlerini aramak gerekir. Kur’an’ı ezbere okuyup yorumluyorlar, ardından tekrar ezbere okuyup değerlendiriyorlar, sonra yine ezbere okuyorlar. Binlerce kez tekrarlıyorlar ki bir kez bile uygulamaya vakitleri olmasın. Kur’an’ın telaffuzu ile ilgilenen geniş ve titiz bir dal oluşturuldu ve bu dal Kur’an’ın hayata nasıl dâhil edilebileceği sorusundan kaçış niteliğindedir. Nihayetinde Kur’an’ı anlam ve içerikten arınmış boş bir sese dönüştürdüler. (Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, s: 32)

İslam insan için “uhrevî” olanın yanında “dünyevî” meyveleri de ister ve az önce ibadet için bağlanmış ellerin daha sonra hayatın mutluluk verici şeylerine de uzanmasına izin verir. İslam ahlakı ne yasak şeylerin neler olduğunu öğretmek ne de ‘susuzluğumuzu giderecek bütün suları kuşatan duvar’ olmak ister. Bizden sadece “sınırları geçmememiz” (Kur’an’da çok sık kullanılan kavram), mutluluk ve eğlencenin temiz olması, kadınlara da “azgınlar gibi değil iffetli kocaları olarak yaklaşmamız”29 istenmektedir. (Aliya İzzetbegoviç, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, s: 42)

Ku’an’a göre kadın ve erkeğin dinî görevleri tamamen aynıdır. Kadın ve erkek için dinin bilinen beş temeli olan; kelime-i şahadet, namaz, oruç, hac ve zekâttan kaynaklanan görev ve sorumluluklarda hiçbir fark yoktur. Kur’an’ın kesin olarak ifade ettiği veya susarak onayladığı ahlakî görevlerle alakalı olan durum da aynıdır. Sorumluluk eşittir, dolayısıyla da değer eşittir, çünkü her kanunda değer, sorumluluğun temelidir. (Aliya İzzetbegoviç, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, s: 45)

İslam’da çok bilge, her şeye vakıf, hatasız ve ölümsüz kişiler yoktur. Hz Muhammed (s.a.v)’in kendisi de hataya düşmüş ve ikaz edilmiştir.30 Bu açıdan Kur’an gerçekçi ve nerdeyse menkıbe karşıtı bir kitaptır. Doğu ve Batı’da geçmişte olduğu gibi günümüzde de oldukça yaygın olan şahsın yüceltilmesi durumu bir tür putperestlik sayıldığından İslam’a katiyetle aykırıdır.31 Bir insanın gerçek değerinin ölçüsü, şahsi hayatı ve toplumdan alıp topluma verdikleri arasındaki ilişkiden ibarettir. Yücelik ve şükranın tamamı Allah’a aittir, insanların gerçek değerini belirlemek ise yalnızca Allah’a aittir. (Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, s: 63)

Kur’an Allah kelamıdır. Lâkin Allah’ın kullarının seviyesinde, onların konuştuklarında birbirlerini anlayabildikleri düzeyde indirdiği bir kitabdır. Bu sebeble de “Anlayabilesiniz diye Onu apaçık anlayabileceğiniz arapça bir dil ile gönderdik” buyrulmaktadır. Ayrıca “Onu, onların anlamadığı bir başka dilden gönderse idik, bu defa de derlerdi ki bu adam ne söylüyor, bir anlayan olsa da bize anlatsa…” itirazına imkân tanımayan, Allah’ın kullarının anlaması için anlaşılabilir olarak gönderdiği bir kitaptır.

Bu sebeple öncelik, Kur’an’ın anlaşılabilir bir kitab olduğu kanaatini taşıyarak O kitabı anlamaya çalışmaktır. Nitekim bu bakışla Onu okuyanlar ya da dinleyenler gerçekten Kur’ân’ı anlamışlardır. “Bakın bu ilahî kelâm. Boş bir lakırdı değil, doğruyu yanlıştan ayıran bir sözdür.”32 “Sana bu mübarek kitabı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”33 Bir Müslüman’ın olmazsa olmazı, Kur’an-ı Mübin’i en iyi şekilde anlamaktır. Dikkatinizi çekerim, “okumak” demiyorum, “anlamak”tan söz ediyorum. Kur’an önce mealinden daha sonra bizzat Arapçasından anlayarak okunursa, Aliya’nın dediği gibi; “Herkes O’nda kendisinin değeri kadarını bulacaktır.”

1- 49/Hucurat: 15
2- 73/Enfal: 2-3, 22/Hac: 77
3- 2/Bakara: 285
4- 96/Alak: 1
5- 74/Müddesir: 2
6- 15/Hicr: 94
7- 26/Şu’ra: 214
8- 29/Kasas: 59
9- 6/En’am: 92
10- 21/Enbiya: 107
11- 2/Bakara: 219
12- 5/Maide: 90
13- 5/Maide: 77
14- 2/Bakara: 190
15- 7/Araf: 157
16- 16/Nahl: 90
17- 7/Araf: 28-29
18- 12/Yusuf: 106
19- 30/Rum: 30
20- 10/Yunus: 22
21- 6/En’am: 136
22- (39/Zümer: 3
23- 10/Yunus: 18
24-43/Zuhruf: 19-20
25- 22/Hac: 30, 5/Maide: 90
26- 38/Sad: 3,6
27- 2/Bakara: 113, 3/Ali İmran: 79, 21/Enbiya: 24-25
28- 46/Ahkaf: 4
29- 4/Nisa: 34
30- 80/Abese: 1-12
31- 9/Tevbe: 31
32- 65/Tarık: 13-14
33- 38/Sad: 29

 

ömer yıldız

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp