Kur'an'ın Anlaşılmasında Metodolojik Sorunlar

Kur'an'ın Anlaşılmasında Metodolojik Sorunlar

Kur’an insandan bahsederken insanın hem maddi hem de manevi yönünün bir tekamül seyrine tabi olduğundan bahseder. Topraktan yaratılışı anlatan ayetlerde insanın biyolojik yönden elementer kökenine atıflar yapılırken; ruh üflenmesi

 

Kur'an'ın Anlaşılmasında Metodolojik Sorunlar

 

Kur’an insandan bahsederken insanın hem maddi hem de manevi yönünün bir tekamül seyrine tabi olduğundan bahseder. Topraktan yaratılışı anlatan ayetlerde insanın biyolojik yönden elementer kökenine atıflar yapılırken; ruh üflenmesi aşamasında akıl, irade, vicdan gibi soyut özellikler kazandığı belirtilir. En güzel kıvamda (ahseni takvim) yaratılan insan sorumluluk emanetini kabullenerek dünya hayatının başlangıcına (esfele safilin) bırakılır. Bu yolculukta insanın önünde iki yol vardır; ya tekamül yasası gereği insani ve manevi gelişimine devam edecek, ya da tekamül seyrinin aksi istikamette cehenneme doğru sürüklenecektir.

İnsanı bu zorlu imtihanında başıboş bırakmayan Allah, peygamberler ve kitaplar göndererek insana iradesini nasıl kullanması gerektiğini bildirmiştir. Tarihte medeniyet inşa etmeyi başarabilmiş toplumlara farklı zamanlarda farklı peygamberler gönderilmiş, bütün peygamberler aynı ahlaki değerleri taşıyan mesajlar getirmişlerdir. İnsanlığın değişmeyen evrensel ortak değerlerini barındıran İslamiyet bu anlamda bütün peygamberlerin de ortak dinidir. Müslümanların bütün peygamberlere iman etmesi bu sebepledir. İmam Maturidi tam da bu noktada din ve şeriat ayrımına giderek İslamiyet’in evrensel boyutunun tevhit inancında ve ahlaki ilkelerde aranması gerektiğini söylemektedir. Maturidi, İmam Hanefi’den aldığı bu görüşünde dinin değişmeyen sabiteleri olduğunu şeriatın ise değişken olduğunu savunmaktadır.

O, dinin (esasa ilişkin) kısmından Nuh’a bildirdiğini-ki o sana vahyettiğimiz, dahası İbrahim, Musa ve İsa’ya da bildirdiğimizdir-size de yol kıldı ki, dini çığrından çıkarmayın ve bu konuda tefrikaya düşmeyin. Şura:13

Aynı İslam dinine mensup peygamberler farklı kültürler içerisinde farklı şeriatlara sahip olmuşlardır. Şeriat etimolojik olarak suyun kaynağına varan yol demektir. Dini literatürde tarihin herhangi bir anında bir topluma bir peygamber aracılığıyla açılan yol demektir. İslamiyet özelinde ise hayatı düzenleyen ameli hükümler yani İslam hukuku anlamına gelmektedir.

İslamiyet’te şeriat konusuna gelindiğinde bazıları on beş asır önceki Arap toplumunun yerel uygulamalarını İslamiyet’e mal etmeye çalışırken, bazıları da bu tavra karşılık İslamiyet’i gerici bir din olarak algılamaktadırlar. Oysa Kur’an’da geçen bazı hükümler vahiyle yeni gelen hükümler değildir. O dönemde Mekkelilerin kısas ve hırsızın elini kesme gibi cezai hükümleri İslamiyet’ten önce Araplarda uygulanan ceza yöntemleriydi. Hatta bu tür uygulamalara insanlığın en eski yazılı kanunları olan Hammurabi kanunlarında da aynen rastlanmaktadır. Zaten ayetlere bütüncül bakıldığında bu tür hükümlerin sabit ve mutlak olmadığı da anlaşılmaktadır. Mesela adam öldürmenin kısas ile cezalandırılması gerektiğini söyleyen ayetlerin devamında tazminat ödeme ve affetme gibi alternatiflerden bahsedilmektedir. Peygamberimizin hırsızlık suçuna karşı uygulanan geleneksel el kesme cezasını her durumda uygulamadığı bilinmektedir.

İslamiyet’in insan yaşamını düzenleyen yasal uygulamalarında merhamet, affetme ve adalet merkezli bir yöntemin tesis edilmeye çalışıldığı şu ayetlerden daha iyi anlaşılmaktadır:

İmdi siz, cezalandırdığınızda mutlaka sizin maruz kaldığınız miktarı aşmadan cezalandırınız; yok eğer sabrederseniz, bu, sabırda direnenler için daha hayırlıdır. Nahl:126

Kur’an’ı anlamadaki en önemli sorun Kur’an’ ı anlama yöntemi sorunudur. Kur’an indiği toplumun kültürel yapısından bağımsız anlaşılamaz, fakat asıl anlaşılması gereken mevzu vahyin bu toplumu hangi yönde değiştirmek istediğidir. Kur’an on beş asır önceki Arap kültürünü tüm insanlığa model sunmak için gönderilmemiştir. Ayetlerin ilahi maksattan koparılarak düşünülmesi, indiği toplumun reel yapısının nasıl bir ideale doğru dönüştürülmeye çalıştığını ıskalamak demektir. Kur’an indiği toplumun mevcut yapısını daha iyiye doğru yönlendirmek için tedrici bir yöntem kullanmıştır. Vahyin gösterdiği istikameti anlamayıp ayetlerin lafız ve manasına takılıp kalmak Kur’an’ın kıyamete kadar tüm zamanlarda hayattan dışlanmasına sebep olan bir yaklaşım ortaya koymaktır. Miras meselesinde vahyin göstermek istediği amacı görmeyerek, kadınların miras oranını tek bir ayete bağlayarak mutlaklaştıranlar, günümüzde Arabistan gibi kadın hakları konusunda yüz karası olan ve bin dört yüz yıl öncesinden beri insan hakları konusunda yerinde sayıklayan bir toplum yapısı oluşturmak istemektedirler. Kadınların da çalışarak evin geçimine katkıda bulunduğu günümüz toplumlarında Kur’an’daki kadınların miras payı oranının en asgari oran olduğunu ve bu miktarın mutlak olmadığını tespit etmek Kur’an’ı çağımıza uyarlamaya çalışmak değil, vahyin maksatlarını hayatın içine taşımaya çalışmaktır.

İslamiyet’i Arap kültüründen bağımsızlaştırma çabaları İslam tarihinde ilk defa İmam Hanefi çizgisinde görülmektedir. İmam Hanefi meselelerin çözümünde delil ve sebeplere öncelik vererek akletmeye dayalı içtihat yöntemini benimsemiş, kıyası terk ederek insanlar için en uygun olana yönelmek anlamına gelen istihsan yöntemini kullanmıştır.

Kur’an’ı belirli bir toplumun kültürel ve zihinsel dünyasına hapsetmek evrenselliğini yok etmek demektir. Tarihselci bir yaklaşım tam da bu yanılgıya düşmektedir. Gelenekselcilik ise Kur’an’ın hakikatlerini rivayetlere kurban edebilmektedir. Kur’an’ı anlamada lafız, mana, maksat üçlüsü korunamadığında ifrata ve tefrite varan tavırlar kaçınılmaz olmaktadır. Ayetlerin yorumlanamayacağını söyleyerek ilahi maksattan uzak okumalarda, Kur’an’ın insanlığın tüm dönemlerinde çözüm üretilebilecek bir hayat kitabı olması engellenmektedir. Allah insanın aklıyla keşfedebileceği şeyleri insana bırakmış, medeniyet seyrindeki tekamül yolculuğunda hangi ahlaki koordinatlara bağlı kalması gerektiğini vahiy ile hatırlatmıştır.

Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen herkesin kuranı hangi algı seviyesindeki bir metotla anlamaya çalıştığı önemli bir meseledir. Yanlış metotlarla yapılan çıkarımlar Müslümanların sorunlarına çözüm üretmek yerine İslamiyet’i problemin bir parçasına dönüştürmek gibi büyük bir vebale sebep olabilmektedir.

Aklın vahiyden, ilahi maksadın lafız ve manadan koparılması durumunda daeş gibi el kesen, kafa koparan, kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapan ve İslam coğrafyalarını geri kalmışlığa ve şiddet sarmalına sürükleyen oluşumlar kaçınılmaz olmaktadır.

Büyük alim Aliya’nın da söylediği gibi ‘’İslam güzel de Müslümanlar İslam’ın neresinde?’’ dedirtecek pozisyonlara düşmemek için Kur’an’ı anlamada vahiy akıl birlikteliğine, lafız-mana-maksat yöntemine sarılmamız elzemdir, çünkü;

İyi bilin ki Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir. Enfal:22

 

 

sevtap mendi

hilal haber

Google+ WhatsApp