“Küfür ehli İslam’dan intikamını tasavvufla almıştır.”

“Küfür ehli İslam’dan intikamını tasavvufla almıştır.”

Doğru bir değerlendirme yapabilmek için tasavvufu doğru konumlandırmak, doğru anlamak gerekir. Tasavvuf temelde İslami bir disiplin olup sonradan kaynağımdan saptırılan bir anlayış mıdır, yoksa İslam’ın dışında, kendine has inanç, ibadet ve ahlak anlayışı olan

“Küfür ehli İslam’dan intikamını tasavvufla almıştır.”

 

“Küfür ehli İslam’dan intikamını tasavvufla almıştır.”

Doğru bir değerlendirme yapabilmek için tasavvufu doğru konumlandırmak, doğru anlamak gerekir. Tasavvuf temelde İslami bir disiplin olup sonradan kaynağımdan saptırılan bir anlayış mıdır, yoksa İslam’ın dışında, kendine has inanç, ibadet ve ahlak anlayışı olan farklı bir dünya görüşü müdür? Bu durumu tespit etmeden yapılacak tüm tasavvuf değerlendirmeleri noksan kalır.

Bu temel soruyla klasik ve güncel tasavvuf kaynaklarına ve tasavvufi pratiklere baktığımızda, tasavvufun temelinin, iddia edildiği gibi “takva ve “ihlâs” gibi Kur’anî kavram ve pratiklere değil, Tanrı ve hayat anlayışı olarak antik çağlardan bu yana var olagelen bir algı biçimine dayandığını görürüz. Bu algı biçiminin, hakikat bilgisi yani ilim anlayışından akideye, amelden ahlaka kendine has bir dünya görüşüne sahip olduğu müşahede edilmektedir. Dolayısıyla tasavvuf, İslam’dan bir sapma değil, temel değerleri itibariyle İslam’la çelişen bir ayrı dünya görüşüdür.

Serlevhada yer alan ifade Tasavvuf ve İslam kitabının müellifi merhum Ercüment Özkan’a aittir. Tasavvuf adı altında birçok şeyin İslam’ın asli kaynağına bulaştığı tespitini yaptıktan sonra, bu intikam felsefesinin altını şöyle doldurur: Kurdun kuzu postuna bürünmesi gibi, tasavvuf da “şirk” olan anlayışını İslam postuna bürüyerek halka sunmuştur. Tasavvufun tevhid anlayışına verdiği zararı başka hiç bir küfür, hiç bir batıl verememiştir. İslâm’a savaş meydanında karşılık veremeyenler, onu bu şekilde içerden çürütüp yıkma yolunu seçmişlerdir. Bu bağlamda Dr. Hamdi Kalyoncu’nun; “Anadolu insanının inanç denizinde şirkten yana ne pislik varsa hemen hemen tamamı bu ırmaktan gelir.” şeklindeki teşhisi de merhumun ne kadar isabet ettiğini gösterir.

Müşrik, dindardır ve dini bir kimliğe sahiptir. Ancak tevhidî ölçüler ve dini hakikatler açısından yanlış bir yola sapmıştır, tevhide şirk bulaştırmıştır ve bu durum dinsizlikten farklı bir şeydir. Kurdun kuzu postuna bürünmüş şekli; Şeriati’in deyimi ile “Tevhid Dini”nin tam karşısında pozisyon alan “Şirk Dini”dir ve insanlık tarihinin en eski din biçimi olarak kabul edilmiştir.

Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek tasavvufun İslam’dan ayrı bir “Din” olduğunu haykıran Ercüment Özkan’ın bu çıkışını, görüntü itibari ile Bâtılın, Hakk kılığında servis edilmesi;  tasavvufun Allah’ın dinine vekâleten onu temsil ediyor olması şeklinde okumak gerekir. Olayı bu şekilde tavsif etmede bir aşırılık/mübalağa görmediğimiz gibi, belki meramımızı ve amacımızı tam ifadeden aciz bile olduğumuz söylenebilir. Bizde Tasavvufun, -Hakk kılığına büründüğü için- Allah’ın kullarını rahat ve kolayca kandırabilen en büyük Batıl olduğu kanısındayız. Tasavvufun akla, mantığa sığmayan zırvaları Hinduizm’den ve diğer sapkın inançlardan dinimize geçen sapıklıklar.

Tasvvuf kelimesinin etimolojisi hakkında rivayet muhtelif.  Kavramının hangi kültür havzasına ait olduğunun tartışmalı olması nedeniyle de herkes olayı meşrebince değerlendirmiştir. Arabca “suf”, Yunanca “sophia” (hikmet) ve ya ashab-ı suffa’’ya izafeten verildiği iddia edilen bu isim, aslını nereden alırsa alsın, kökeni neresi olursa olsun Müslümanların gündemine girdiğinden bu yana bir kısım insanlar ve tasavvuf taraftarlarınca İslam veya İslamın özü olarak servis edilmiştir.

Araştırmacılar, tasavvufun en erken hicri üçüncü/miladî sekizinci asır başında ortaya çıktığını söylüyorlar. Tasavvufun başlangıcını her ne kadar Hz Peygamberin şahsına, O’nun en yakın arkadaşlarından Hz Ebu Bekir, Hz Ali ve daha başkalarına isnad etmek isteseler de, gerek Kur’an’ı ahlak edinen Peygamberin pratiğinde, Peygamberi örnek alan arkadaşları ve tabi en başta Kur’an’da tasavvufla ilgili açık ve anlaşılır motiflere ve referansa rastlamak mümkün değildir. Ayrıca Kur’an ve hadislerde de “tasavvuf” kelimesi geçmemektedir. Bu nedenle bazı âlimler kelimenin Hindistan veya Yunan kaynaklı olduğu görüşündedirler.

Kavramın kökeninin/aidiyetinin sûf (yün) kelimesinden geldiğine kesin gözüyle bakan bir kısım araştırmacının tezine göre; sûfî kelimesinin de ilk olarak Kûfe‘de kullanıldığı iddia edilir. Bu iddiaya göre Kûfe’de bütün zahitler yün giymişlerdir. Buradan hareketle yünden yapılmış elbiseler giyen kimselere izafeten “Tasavvuf” kavramının da sûf kelimesinden türediği iddia edilmiştir. Böyle bir dayanak bulma çabasının tasavvufun yerliliğine ve İslam’a uygunluğunun tescili gayreti olarak yorumlanabilir. Malum olduğu gibi Şirk Dini’nin en önemli marifetinden biri işi kitabına uydurmak, bahaneler ve gerekçeler üretmektir. Tasavvuf Dinine de İslami referanslar bulma gayreti buna benzemektedir.

Kelimenin “Ehil-i suffa” ile ilişkilendirilme gayreti Prof Dr İlhami Güler’e göre gerçeği yansıtmaz. “İslam toplumunun çok erken dönemde yaşamış olduğu iç savaş (Büyük Fitne) ve akabinde neredeyse “seküler”kodlara sahip olan “Emeviler”in zorla iktidara gelmesi, birçok sahabi ve samimi dindarda hayal kırıklığı yaratarak, siyasetten (ganimetten) ve dünyadan koparak inzivaya (i’tizal) çekilmeyi doğurmuştur. Peygamber döneminde bu tip azınlık gurupların girişimini, Hz. Muhammed’in azarlayarak reddettiğini biliyoruz. “Suffe Ashabı”, iddia edildiği gibi Tasavvuf’un başlangıcı değildir; onlar, sahiden yoksul kimselerdi. Sonradan da dağılmıştır. Mistik tip, bir insanlık dini modu olarak evrenseldir. Ancak bireysel olarak kalması evladır. Onun örgütlenerek (Tarikat) ortadoksi halinde kitleselleşmesi, kitleleri felç edebileceği gibi; ana öğretiyi/teolojiyi de tahrip eder. İslam dünyasında olan da biraz budur. Bu öğretinin “Din” haline gelmesi “Hinduizm”dir: Ganj’ın, ineğin, farelerin, martıların… Tanrısallaşması; kavramdan-fizikten kopma; sanrıların cenneti; ruhun şiirsel/coşkusal, başıboş rüya görmesidir.”

İbn Arabî (1165-1240) Endülüs Hıristiyanlığından ve felsefesinden bir şeyler aldıktan sonra, Kuzey Afrika kavimlerinin paganik özelliklerinden, Mısır dinindeki sihir, büyü, harf ve sayıların tılsımları, Anadolu ve İran Şamanizmi, Zerdüşlüğü ve Maniheizminden, Suriye’nin İsmaililiğinden de çok şeyleri alıp oluşturduğu tasavvuf düşüncesine Yahudiliğin batınî yorum sosunu ekleyerek bir inanç ve yaşantı sistemi/din oluşturmuştur.

“Mistik dini akımlar olan Hinduizm, Maniheizm, Hermescilik, Yeni Platonculuk ve bunun İlahi dinlerdeki tezahürleri olan Yahudilikteki “Kabbalizm”, Hristiyanlıktaki “Ruhbanlık/Manastır Hayatı” ve İslam’daki “Tasavvuf”, dinin hem Tanrı(aşk-kader) hem de Ahiret (zühd) ile insanın kendine ve dünyaya yabancılaşmasının teolojik versiyonlarıdır; pasif nihilizmlerdir.” Şu halde Hz Peygamberin vefatından çok sonralara rastlayan tasavvufun etkilenme alanı eski İran ve Hint dinleriyle, Hıristiyan mistizmine dayanır. Orta Asya başta olmak üzere fütuhatlar neticesinde müslüman olan unsurlar, eski kültürlerine ait inançlarını, adetlerini, yaşam biçimlerini ve bu dinlere ait kurum ve kavramları tamamen terk etmek yerine İslam döneminde “İslamileştirme” yolunu benimsemişlerdir. Bu yeni bir form için tasavvuf bulunmaz bir imkân olmuştur. Farukî’nin şu mealde bir sözünü hatırlıyorum: ‘Tasavvuf gönülleri fethederek İslam’ın en uzak diyarlara kadar taşınması ve oralarda hüsnü kabul görmesinin şerefini taşıdığı gibi, pek çok yerde bâtıni ve sapık düşüncelerin yayılmasının, insanın insanı ilahlaştırmasının ve İslam ümmetinin geri kalmasının da sorumluluğunu üstlenmelidir’.

Tasavvufun İslamileştirmeye tipik bir örneği de “vesile” inancıdır. “Ey iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz. O’na daha yakın olmak için bir yol arayınız ve kurtuluşa ermek için O’nun yolunda cihad ediniz” (5/Maide: 35) ayetindeki “vesile” kelimesini “rabıta” için kendilerine dayanak ittihaz etmeleridir. Halbuki olayın aslı; Katolik Kilisesinin azizlere saygı göstermek için ayinler düzenliyor olmasıdır. Bu inanca göre; Kilise tarafından aziz olarak kabul edilmiş ölü kişilere Tanrı’ya inancı sürdürme konusunda yardımcı olmaları için dua edilebiliyor. Katolik Kilisesi’nde olan 4 binin üzerindeki azizin eşyaları da kutsal  kabul ediliyor.

Sufilerin mesleklerini “silsile” ile Hz Peygamber ve sahabelere dayandırma gayretlerinin tutarlı bir dayanağı yoktur. Her ne kadar Peygamberimizin bazı arkadaşlarında tasavvufu çağrıştıracak bazı teamüller görülmüş ise de, bu duruma muttali olan Hz Peygamber bu davranışları hemen önlemeye çalışmıştır. Silsile, tarikat şeyhinin bağlı olduğu ve ucunun Hz Peygambere dayandığı söylenen kişiler zinciridir. Bu zincirle şeyhler bizzat Peygamberden feyz aldığını ve onunla doğrudan ve devamlı temas bulunduklarını iddia ederler. Bu silsile şeyhlere bir tür Peygamberin vekili gibi yetki kullanma imkânı sağlar, onları dokunulmaz kılar; sözleri din, imzaladıkları her şeyde cennet tapusu olarak görülür.

Kısmen yukarıda ifade ettiğimiz gibi kendilerine Kur’an’dan açık ve anlaşılır bir dayanak bulamayan Tarikat/Tasavvuf çevrelerinin zahir-batın paradigmasını geliştirdiğini görürüz. Bu paradigmaya göre; güya nasların bir zahiri yönü/anlamı var bir de batini yönü var. Buradan hareketle ayetleri/nasları hiçbir insafa sığmayacak şekilde istedikleri gibi yorumlayıp sanrılarını meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir. Kendi içlerine doğan vehimleri, kuruntuları, vesveseleri “batınî ilim” diye sunarak esas ilimleri “zahiri bilgiler” şeklinde küçük görüp itibar etmezler. Sûfîler, “kesb” ile elde edilen basit bilgiye “ilim” derler ve itibar etmezler“İlham” ve “keşf” ile elde ettikleri kendilerine has bilgiye ise “marifet” ve “irfân” derler. Marifet bir şekilde vasıtasız ve direkt olarak Allah’tan alındığı için ilimden üstün olduğu iddia edilmiştir.

Hatırlanacağı gibi; sahabelerden bazılarının farz olan ibadetlerini yeterli görmeyip, Hz Peygamberden daha iyi Müslüman olmak için günlerce oruç tuttuğu, sabahlara kadar namaz kıldıkları ve günlerce hanımlarından uzak durdukları, bu kişilerin hanımları tarafından Hz Peygambere iletilince “size ne oluyor? Ben size gönderilmiş Allah’ın elçisi değimliyim? Ben oruçta tutuyorum, yemekte yiyorum. Namaz da kılıyorum, hanımlarımla da yatıyorum” dediğini kaynaklar bize haber veriyor. Bu uyarı ve kesin bir karşı duruşa rağmen kendilerine dayanak edinmek için Hz Peygamberin hayatında sofiyane izler ve tasavvufî yaşamı tavsiye eden çok sayıda hadis uydurulmaktan imtina edilmemiştir. Uydurma olduğu bilinmesine rağmen bu tür rivayetleri mutasavvıfların meşru ve sahih görme gerekçeleri de enteresandır. Derler ki; “zahiri âlimlere göre bu rivayetler uydurma olsalar da biz batınıyyeye göre sahihtir, zira Hanefi, Hanbelî vs mezheblerin takipçilerinin bu hadisler hakkında icması vardır.”

Öğretici olması açısından konu ile alakalı güncel şu misal çok enteresandır.  Cübbeli lakabı ile maruf popüler bir sufî, Beyzavi Derslerinin birinci bölümündeki konuşmasında İslami ilimler açısından skandal olan şu sözleri sarf etmekte bir sakınca görmez: “Uydurma olduğunu bile bile nakletme meselesine gelince; efendi hazretlerinin usulünde bir şey Ruh’ul-Beyan’da veya Mektubat’ta geçiyorsa ona hangi muhaddis uydurma derse desin, hiçbir kaynakta bulamasa da onu hadis olarak kabul ederiz. Çünkü o zaman biz kendimizi reddetmiş oluruz. Biz bu hadisçiliği, o “Rıhle”ciler kafasıyla yaparsak tasavvufun kaynaklarının birçoğunu reddetmiş oluruz ve biz birbirimizle çelişiriz… O zaman kendi şeyhimize hata yapmış deriz… Onun için bu işlere takılmayın, şimdi medreselerde Usulu Hadis okutuyorlarmış. Bana kalsa asla okutmam. Neyse onlar okutsun da biz de dokuturuz.”

Tarikatların çoğunda zayıf hatta uydurma/mevzu hadisler bile belirleyici olabilir. Çünkü çoğu zaman çerçeveyi sahih naslar değil, hissedişler, ön kabuller ve manevi hazlar, yani ilham ve keşif oluşturur. Bunları destekleyen her söz delil teşkil edebilir. Yorumu naslar belirlemez, nasları yorumlar belirler. Bu sebeple konunun uzmanları şöyle bir şey söylerler: Sufiler güzel insanlardır, hadis uydurmazlar, ama uydurulmuş hadislerin kendi düşüncelerini destekleyenleri varsa onları almaktan da çekinmezler.

Mutasavvıfenin kendine inziva için dayanak olarak aldığı Hıra Mağarası örneği Hz Peygamberin “kitab nedir, iman nedir bilmezken” (26/Şura: 52) çeşitli yerlere gittiği gibi mağaralara da gidip yalnızlığı seçtiği hallerindendir ki; bu hal Allah tarafından “ne yapacağını bilmez iken bulunup, doğru yol gösterildikten” (93/Duha: 17) önceki ki hali diye tavsif edilir ve bu durum Hz Peygamberin örnek alınacak davranışlarından değildir. Peygamberimiz risaletten sonra hicret yolculuğu hariç ne mağara ne de inziva sayılacak bir yalnızlığı tercih etmiştir. Ayrıca bu âdetin Müslümanlık öncesi bir geçmişi de vardır ve Hz peygamberin dedesi tarafından başlatıldığı rivayet edilir. Olay Hz Peygambere has bir davranış olmayıp, Kureyşlilerin Ramazan aylarında Nur dağında inzivaya çekilme âdetlerine Hz Peygamberin de iştirak etmesidir.

Kaynaklarda belirtildiğine göre; Suriye’nin Ürdün’e yakın bölgelerinde Hristiyanlarla yaşayan Müslümanların bazılarının komşusu olan Hristiyanlara “sizin dininizde daha dindar olmak için ne yapılır?” sorusuna aldıkları “kendini dine adayan kişi bir lokma bir hırka ile bir manastıra kapanır ve orada kendini Allah’a adar” cevabı soru sahiplerine inziva fikri için yol gösterici olmuştur.

Tasavvufun genetiğini İslam dışı inançlar oluşturduğu halde, elma kurdu gibi içine sirayet ettiği bünye olan İslam’dan beslenir ve İslam’ı içten içe kemirir. Tasavvufi yaşam biçimi Kur’an ve sahih sünnette esaslı bir temeli ve referansı bulunmayan, gerçeklikten kopuk bir maneviyat ve tek yönlü bir züht” anlayışı geliştirmiştir. İslam tarihinde ilk zahitlik tecrübeleri Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir müddet ümmetin bilincinde çok derin yaralar açan Cemel, Sıffîn, Kerbela gibi trajik iç savaşlar ve toplumdaki refah seviyesinin yükselmesine paralel olarak gelişen dünyevileşme ve yozlaşmalara tepki olarak zuhur etmiştir. Hasan Basrî gibi şahsiyetler bu yozlaşmadan uzak durmanın ve dünyevileşmenin kirine pasına bulaşmamanın çaresini, adına “zahitlik” denecek pasif direnişte görmüştür.

İlhami Güler’in de belirttiği gibi Tasavvuf hareketi Emevilerin saray çevresinde aristokratlaşmalarına bir tepki olarak vücut bulmaya başlamıştır. Bu dönemin sembol isimlerinden olan Ebu Zer’in de şiddetle muhalefet ettiği gibi işler ekâbir ve yönetici sınıfının aşırı mal tutkusu heva heveslerin tatminiyle kalmamış, zülüm ve haksızlık başını alıp gitmiştir. Bu haksızlık ve zulme Ebu Hanife fiili bir muhalefet gösterirken Hasan Basrî gibi kimi şahsiyetlerde pasif bir direniş göstermişlerdir.

Bu babda Hasan Basrî’nin deruni yaşantısının tasavvuf pratiği ile ilişkilendirilmemesi gereğine inanıyorum. Birinci asrın başlarında İslam imparatorluğunun sınırları genişleyip, fetihler sonucu devletin gelirleri artınca, gökteki buluta; “ey bulut ne tarafa gidersen git, yağmur olarak düştüğün yerin haracı bana gelecek” diyen halifeler döneminde, Müslümanların da bu oranda dünya nimetlerine yönelmeleri hız kazandı. Daha önce ekonomik olarak sıkıntı çeken Ebu Hureyre gibi zevat vali olup saraylarda alımlı ve cafcaflı bir hayat yaşamaya başlayınca, âlim, faziletli ve erdemli bir kişi olan Hasan Basrî’nin müslümanları dünyanın geçici nimetlerinden uzak durmaya çağırması, ahireti hatırlatması şeklindeki mücadelesi ve anlayışı, ruhları Allah’a itaat ve takva üzere eğitmektir.  Hasan Basrî züht ehli olmakla beraber, inzivayı hayattan el etek çekmek, bir hırka bir lokma ve etliye sütlüye karışmamak şeklinde anlamamıştır. Buna rağmen tasavvufçular kendini olumlamak ve meşrulaştırmak için Hasan Basri’yi istismar etmekten geri durmamışlardır. Öyle ki Hz Ali ile hiç görüşmediği halde tasavvufun sırlarını ve öğretisini Ondan aldığı yalanını uydurmaktan çekinmemiştir.

Esasında İslâm tarihinde züht düşüncesini ortaya çıkaran ortam, dünyevileşmenin ve dünya saltanatına dalmaya tepkisel bir muhalefettir. Hepimiz biliyoruz ki Emevî iktidarı, Abbasî iktidarı dünyevileştikçe, bu iktidarlar dünya ihtişamına dalıp geniş halk kitlesinden kopmaya başlayınca kırılgan kesim ve gönül ehli olanlar kendi dünyalarında yeni bir serinlik, yeni bir huzur iklimine sığınıp mutluluğu orada arama yolunu seçtiler. Başlangıçta ferdî bir hareketti ve sonradan zuhur eden mürşidler gibi mürşidler manzumesi yoktu. Zühd ve takvasıyla tanınmış kimselerin etrafına toplanan insanlar, onun sohbetinden istifade ederlerdi. Nitekim ilk kaynaklarda mürid yerine sahib tabiri kullanılır.

“Tasavvuf, Arapların hegemonya döneminde/Abbasiler döneminde teşekkül ettiği halde; Türklerin hegemonya döneminde/Selçuklu-Osmanlı döneminde kurumlaşmıştır.” (Tarikat)  diyen Prof. Dr. İlhami Güler Hoca, Tasavvuf’un, Türklerin seciyesine uygunluğundan dolayı, onların dini-politik akıllarını ciddi düzeyde etkilediğini, Gazzali’nin tasavvufu meşrulaştırma çabalarından sonra Sünniliğe eklemlenen ve o tarihten itibaren de “Şeriat” karşısında ve dinin içinde, daha doğrusu dinin üstünde “paralel” bir din muamelesi gören bu yapının bazı zaaflarını ortaya koymak gerektiğini ifade ediyor.

Tarikatların Doğuşu

Lütfi Bergen’e göre; Tasavvuftan beslenen “Tekke /Tarikat”, tasavvuf ilminin öğretildiği bir kültür kurumu olarak İslâm’ın kendi dinamiklerinden çıkmış değildir.  Menâkıb kitaplarına göre, ilk tekke/hankâh, Ebu Hâşim Sûfî adına tesis olunmuştur. Süfyan-ı Sevri ile çağdaştır.(Vefatı: Basra, 161/777-78) Tarihte ilk olarak “sufi” lakabını kullanan bu kişi, kendine has bir rivayet akidesi de olan Ebu Haşim el Kufî’dir. Rahipler gibi yünden uzun elbise giyer, Hıristiyanlar gibi hulul ve ittihadı savunurdu.  Nefahat’ül Üns’teki bir mektup bize ilk tekkenin nasıl kurulduğuna dair bir fikir verir. Ebu Haşim bir gün ormanda gezerken oranın Hıristiyan olan Melikine rastlar. Melik ‘sizin toplanacağınız bir yeriniz yok mu?’ diye sorar. Bu karşılaşmada Melikin telkini ile ilk tekkeyi yapma fikri hâsıl olur. Buradan anlaşılacağı üzere Hıristiyanlıktan mülhem olduğu anlaşılan ve manastırlarda olduğu gibi Tasavvufun ete kemiğe bürümüş hali olan tarikatın tekke ve zaviyelerinin ilk örnekleri de daha çok dağ ve tepebaşlarında, ıssız yerlerde kurulmuştur.

Başlangıçta ferdî-dinî bir hareket şeklinde gelişen tasavvuf, ikinci, üçüncü asırda diğer ekoller gibi şekillenmeğe, veliler yetiştiren, müridlerin siretlerine, huylarına ve ibadetlerine dair özel nizamlar koyan bir okul haline geldi. Mürid, bu yolun kurallarını üstadından alır ve ona tam bir teslimiyyetle bağlanırdı. Mürşidsiz yola gidilmeyeceği kanaati yaygın bir hal aldı. Hattâ Ebu Yezîd el-Bestâmî “Üstâzı olmayanın mürşidi şeytandır” dedi. (Nicholson, Fi’t-Tasavvufi’l-İslâmiy, s. 19)

Tarikatlar bir silsile ile Hz Peygambere bağlandığına şeksiz şüphesiz inanılan “Mistik lider şeyh merkezli dini topluluklar”dır.  Tarîkat yol, metod demektir. Ama bu yol maddî bir yol olmayıp, Allah’a gitme yol ve yöntemidir. Kaşânî, tarîkati: “Allah’a gidenlerin, ma’nevî mertebeleri aşıp makamlarda yükselme yolu” olarak tanımlamaktadır. (Istılâhâtu’s-sûfiyye, s. 65)

Fıkıh ekollerinde olduğu gibi Tarîkatlar da kurucularının adına nisbet edilirler. Başlangıçta Tarikat sahipleri, tarikat kurmak için yola çıkmış değillerdi. Bu kişiler halkın, zahidlerin çok hürmetini kazanmış kimselerdi. Etrafına toplananlar, sohbetini dinleyenler onun öğütlerini tuttular, hareketlerini, zikirlerini aynen yapmağa çalıştılar ve böylece o zatın adına bir tarikat doğmuş oldu. Zamanla icazet usulü, şeyhin elinden hırka giymek âdeti gibi kurallar geliştirdiler ve kurumsal kimlik kazandılar.

9 ila 12. Yüzyıllar arasında İslamiyet Orta Asya’da yayılırken tekkelerin çoğu, eski Budist manastırlarının yerine yahut yakınlarına inşa edilmiştir. Zamanla bu manastırlar çevresinde gelişen ve manastırın azizine ait menkıbeler de İslamileştirilmiş, bölgenin eski kültürü tekkeye mal edilmek suretiyle de yerli halk ile bir irtibat kurma ve İslamlaştırma imkânı sağlanmıştır!

Olayın bir benzeri, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi serüveninde de meydana gelmiştir. Anadolu’yu fethe çıkan şeyh ve dervişler tekkelerini, ya terk edilmiş Kilislerin yerine ya da henüz faaliyette olan kilise ve manastırların civarına kuruyorlardı. Bundan maksat, orada eski dinin merkeziyle doğrudan karşılaşılarak onların kullandığı vasıtaları aynen kullanıp tesirini zamanla zayıflatıp yerine geçmekti. Nitekim sonuçlar öyle de oldu.

Bu şeyh ve dervişler yerleştikleri yerlerde kökü Hıristiyanlık devirlerine çıkan mahalli aziz kültürleriyle karşılaştılar. Bu kültür, keramet hikâyeleri aracılığıyla rahatça İslamileştiriliyor, bu vesileyle bölgedeki Hıristiyan halkın Müslümanlığa ısındırılması sağlanıyordu. Daha sonra da eski kültürlerini bir Türk velisi adına İslamileştirilmiş bir kılıkta sürdürüyorlardı. Mesela Hacı Bektaş’ın 13. yüzyılda Suluca höyükte kurduğu tekke, bu havali Hıristiyanlarının takdis ettiği Saint Charalambus kültürünü İslamileştirerek kendine mal etmiştir. Hacı Bektaş’ın Hıristiyanlarca da kabul görmesinin sebebi budur. Yine aynı yüzyılın ikinci yarısında Balkanlardaki Dodruca bölgesinde bir Türkmen kolonisinin iskânını sağlayan Türkmen başı Sarı Saltuk da aynı şekilde orada eskiden mevcut olan Saint Nikolas kültürüyle özdeşleştirilmiştir.

Son olarak Baba İlyas örneği bizi bu konuda aydınlatacak tipik bir misaldir. 14. yüzyılda Elvan Celebi tarafından Saint Georges kültürünün yaygın olduğu eski Eukhalta köyü civarında kurulan tekke, bu geleneğin Baba İlyas’a mal edilmesine yardımcı oldu. Öyle ki tekkede misafir kalan Avrupalı seyyahlar Baba İlyas’ın kim olduğunu öğrenince şaşırıp kalmışlardır. Zira Baba İlyas için anlatılanların, bahsi geçen azizlerin menkıbelerinden farkı yoktu, bu yüzden Baba İlyas ile bu azizlerin arkadaş olduklarını söylemek zorunda kalmışlardır. (A.Yaşar Ocak, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menkıbeler)

Türk töresinde şamanlar yarı ilah gibi kabul edilen kişilerdir. Gök tanrı ile insanlar arasında iletişimi sağlayan imtiyazlı bir kimsedir. Savaşta ve barışta insanların her türlü sıkıntısını gidermesi için ona başvurulurdu. Müslüman olduktan sonran Türkler bu sıfatı Baba, Dede lakabıyla anılan kişilere vermişlerdir. Bunlar Allah ile görüşen ermiş kişiler olarak kabul edilmiş, şahsiyetlerine büyük güven duyulmuş ve aşırı hürmet gösterilmiştir.

Buraya kadar söylediklerimizden; İslamlaşma serüveninde yerleşik halklar eski kültürlerini tamamen terk etmek yerine, özüne dokunmadan muhafaza etmek ve onu İslam boyasına boyayarak İslamileştirmişlerdir sonucunu çıkartabiliriz.

Günümüzde tarikatlar, din üzerinden din ticareti yapan, kazandıkları ile dünyaya yatırım yapan, “yanmaz kefen” üreten ekonomi ağırlıklı şirketler gibidirler.  Siyasi manevraları önemseyen ve siyasetin göbeğinde yer almaya özen gösteren seküler oluşumlardır.  Âhiretteki akıbeti hakkında sürekli korkutulan ve kendini ağır bir tehdit altında hisseden insanların sığınağı haline gelen tarikatları bu halleriyle “İslam düşüncesinin ve ahlakının temsilcisi saymak İslam’a haksızlıktır” diyor Por. Dr. Ali Bardakoğlu ve şöyle devam ediyor. “Tarikat örgütlenmeleri; İslâm’ın ana ilkeleriyle ve akidevî esaslarıyla uyuştuğunu söylemenin kolay, hatta bazen mümkün olmadığı bir anlayış, bağlılık ve inanışlar üreterek yoluna devam ediyor, varlığını güçlendiriyor.  Kısa yoldan, zahmetsiz bir şekilde kurtuluş vaad eden diğer dinî gelenekler gibi tasavvuf ta İslâm muhitinde geniş halk kitleleri nezdinde etkili ve kabul görüyor. Tarikat örgütlenmesinin ve dinî cemaatçiliğin hali hazır söylemi dinin akîde esaslarıyla çatışma halindedir; Kur’an’la çatışma halindedir.”

Bu çatışmanın en bariz şekli İslam’ın Allah inancı ile tasavvufun “şeyh” inancında kendini gösterir. Ehl-i sünnet veya batınî tarikatlarda şeyh, tanrısal ve kutsal bir varlıktır. Müritlerini her an ve her yerde kontrol eder, görüp gözetir. İnsanların kalbinden geçenleri bilir. Dilediğine hidayet eder, dilediğine hidayet etmez. Kendisinden teklifler düşmüş olup günah işlemekten de mahfuzdur. Dünyanın kontrolü ve tasarrufu onun uhdesindedir, dilediği yere bereket, dilediği yere sıkıntı verir. Nerede olursa olsun yardım/imdat isteyene yardım eder. Her hal ve şartta Allah’la görüşme halindedir. Rüya yoluyla dilediği zaman peygamberle de görüşen şeyh ona sormadan, onun tasvibini almadan iş yapmaz. Yukarıdaki sayılan özellikler peygamberlerde dahi olmayan “ilahî” vasıflardır. Bu sebeple tarikat itikadında şeyh sadece kutsal bir varlık değil, adeta bir ilahtır.

“Tasavvufun üçüncü yüzyıldan itibaren iç ve dış kaynaklardan etkilenerek gelişmesi ve Sünniliğe eklemlenmesinin, İslam toplumlarında yaratıcı düşünmenin ve özgür iradenin çökmesinde önemli bir etken olduğu kanaatindeyim. Tarikat yapıları, bireyi sürüleştiren ve özgür iradesini felç eden yapılar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Parimonyal sistemin periferisinde kalmış halk yığınlarında oluşmuş içerleme ve uçuklamayı örgütleyen tarikatlar, kitlelerin tarih-toplum ve iktisat (dünya) ile bağlarını gevşeterek “uhrevi” ve “ruhsal” bir ajanda yaratmışlardır. Oysa Kur’an, öteki herkesten sorumlu, özgür bireylerden oluşan bir cemiyet (ümmet-millet) aidiyeti ve gözü ırakta (Ahiret), kendi buralı (dünya-iktisat) bir kişilik yaratmaya çalışmıştır. Tarikat ve dini cemaatler ise, birer “kabile/klan” topluluklarıdır.” (İlhami Güler, İslami Analiz) ,

“Tasavvufun Bâtınî öğreti ilkeleri doğrultusunda ve temelinde dünya üzerinde egemenlik kurmak üzere zamanlar boyunca ve her ülkede, çoğunlukla da dinlerin içinde örgütlenen uluslar arası bir gizli kurum/din olduğu ve yeryüzüne yayılmış bütün şubelerinin birbirleriyle iletişim ve işbirliği içinde bulunduğu, yeryüzündeki bütün soygun/talan ve katliamların bunlar tarafından planlandığı ve yürütüldüğü gerçeğini anlatmaktan, doğrusu, gına geldi… Çünkü insanlar onların onlar tarafından anlatılan, gösterilen ve sergilenen yanlarına bakıyor ve hatta eleştirilsin diye verdikleri açıklara saplanıp kalıyorlar…

-Eline tespih tutuşturulup diline virt verilmiş dış duvar elemanlarının anlattıkları ipe sapa gelmez menkıbelere,

– İyi örgütlenme sonucu oluşan çevrelerindeki kalabalık ve elde ettikleri servet/semana ve sürdükleri saltanata,

– Bilinçli falsolarıyla aşikâreye çıkardıkları şeriatla uyumsuz hal ve hareketlerinin yanlışlığını anlatmaya, eleştirmeye saplanıp kalanlar, evet, gerçekleri görmeye de araştırmaya da ihtiyaç/gerek duymuyor, “bu, bu kadardır” sanıyorlar…

Mesela Masonluğun, İlluminati’nin, Tapınak Şövalyeleri’nin, Avengelistler’in, Vatikan Kilisesi’nin ve daha kimlerin ve kimlerin Bâtıni örgütlerin birer uzvu olduklarını, her ülkedeki benzer faaliyetlerin birer ajanlık misyonu olduğunu, farklı dillere ve sızdıkları dine göre farklı kavramlar kullansalar da hepsinin aynı öğretiye iman ettiklerini, bu öğretinin Firavun’un dininden hiç bir farkı bulunmadığını ve öğretinin Kabala’dan beslendiğini (asıl kaynak, Kabil’in oğlu “Hanok’un Kitabı”dır) bilmiyorlar… Bilmek ve öğrenmek de istemiyorlar… Çünkü gırgıra almak ve kolayından saldırgan eleştiriler yapmak rahatlamaları için yeterli oluyor…”(Zübeyir Yetik, Facebook sayfası)

Nasıl ki, şu dünyadaki talan, kan ve gözyaşının asıl faillerini araştırmaktansa, her seferinde bağırıp çağırarak tepki vermek, “kahrolsun” demek kolaylarına geliyorsa, bu gerçekleri bilmeden, görmeden ya da göz ardı ederek Tasavvuf hakkında (“Zahir Ehli”nce) yazılan her satır, ya ucuz kahramanlık gösterisi ya da yaltaklanma çabasıdır… Bu, böyle biline… Siz, onların “Kâinatı Gavslarımız, Kutuplarımız idare ediyor” gibi sözlerini yabana mı atıyorsunuz…

Tasavvufun değişik kültürlerin pagan veya yarı pagan kalıntılarıyla birleşerek Kur’an dışı bir oluşum olma sürecini açması ve şirk üreten Tarikat kurumlarına dönüşmesi hakkında, kendisini Celalettin Rumî’nin müridi olarak tanıtacak kadar tasavvufa saygılı olan şair ve düşünür Muhammed İkbal şöyle diyor: “Tarikatlar“pirizm”/şeyhperestlik merkezli bir şirk ocağına dönüştü, bu ocakların Kur’an denetiminde yeniden yapılanması gerekir. Mevcut halleriyle İslam’a zarardan başka bir şey vermezler. ”

 Tasavvuf, ilk defa İslam toplumu içerisinde doğmuş bir anlayış değildir. Tasavvufu tasavvuf yapan vahdet-i vücud, hulul, fenafillah gibi inançlar, kadim zamanlardan itibaren çeşitli felsefi ve mistik öğretiler içerisinde yaşatılan inançlardı. Dolayısıyla ancak tasavvufun İslam toplumuna etki ve sirayet etmesinden, İslam’la sentezlenerek yeni bir biçimde tekrar ortaya çıkmasından söz edilebilir.

Bu noktada, tasavvufun İslam’dan farklı ayrı bir dünya görüşü olarak kendini göstermekle birlikte birtakım İslami inanç ve kavramları da bünyesinde barındırdığını belirtmemiz gerekir. Zaten tasavvufun kitlelerce İslami bir disiplin olarak algılanmasının sebebi de budur. Ancak şu da bir gerçektir ki tasavvuf, İslam’dan aldığı inanç ve kavramları asli anlamlarından tamamen kopararak onlara kendi felsefi yapısı çerçevesinde yeni anlamlar yüklemiş ve böylece kendisine İslami açıdan meşruiyet sağlamaya çalışmıştır. Kısacası tasavvufu, İslam’ın yapıtaşlarıyla İslam’ın arsasına inşa edilen kaçak bir bina olarak nitelendirmek haksızlık olmayacaktır

Konuyu Rüştü Emir’in derlediği şekliyle, tasavvuf kitaplarının hangi amaca matuf yazıldığı hususu ile nihayetlendirelim. Tasavvufun daha başlangıcından itibaren şarlatanların cirit attığı bir alan olması kaçınılmaz oldu. Çünkü bu saha daima vasatın üzerinde bir şeyler arayanların ilgi duyduğu bir alandır. Tasavvuf hakkında yazılmış ilk risaleler, belli başlı iki amaç için kaleme alınmıştır:

1-Bu eseri okuyan herkese, tasavvufun gerçekte ne anlama geldiğine işaret etmek.

2-Şarlatanların suiistimallerine karşı olabildiğince güçlü bir protesto notası vermek ve tasavvuf yoluna bağlanmak isteyenlerin bu şarlatanların kucağına düşmesine engel olmak.

Bu konudaki eserlerin ilklerinden biri olan Kitab-el Luma’nın yazarı Serrâc (öl.466/1063), Tasavvuf risalelerini nasıl elde ettiğine dair duygularını şöyle ifade etmiştir: “Bir grup (sufiler) içindeki dürüst ve seçkin olanların, ilke hedef ve metotlarını anlamak zorunludur. Öyle ki biz onları(gerçek sufileri) onların kisvesine bürünen ve kendilerini sufi diye tanıtan taklitlerinden ayırt edelim. “Bu günlerde bunlardan birçok olaya şahit olunmaktadır” diye ekler. Serrâc, “Bunlar Sufi gibi gösteriş yapar, kendilerine sufi derler, tasavvufla ilgili her türlü soru-suale cevap vermekle meşgul olurlar.” Bu sahtekârların hepsi tasavvufla ilgili bir iki kitap yazdıkları iddiasındadırlar; gerçekteyse onlar, aynı biçimde anlamsız ve aptalca sorulara cevap verirken, işe yaramaz ve saçma derecesinde anlamsız materyali kullanmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Bu sahtekârlar, iyi olmamak bir yana, bunu sürekli yapmanın bir kötülük olduğunun da farkında değildirler.

Dikkat ederseniz tasavvuf hakkında yazılan ilk eserlerden birinde yoğun bir şekilde bu yolun sahtekârlarından bahsedilmektedir. Dolayısıyla tasavvuf üzerinden ekmek parası kazanan esnafın, “bu yolun sahtekarları sonradan çıktı, eskiden yoktu” şeklindeki itirazları temelsizdir.

İkinci bir husus, Serrac tasavvuf risalelerini yazarken, topladığı materyali, Kur’an ve Sünnetten aldığını iddia etmiyor, tasavvufu uyduruk rivayetlerle sahabeye dayamıyor; “Dürüst ve seçkin sufilerin, ilke hedef ve metotlarından aldığını” beyan ediyor, dürüstçe, dolayısıyla zamane türedi sufilerin, tasavvufu Kur’an ve Sünnete dayandırma gayretlerini de beyhude bir çaba olarak görüyoruz.

El-Kuşeyri de (öl.465/1072) Risalesinde aynı üslupla şunları söyler: “Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete erişilen şeyhler vefat edip gitmiş, verâ kaybolmuş, sergisi dürülmüş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalplerden zail olmuştur.

Daha geç dönemde ise Keşf-El Mahcup’un yazarı Ali Hucvurî (öl.456/1063), zamanında yaygın olan bozulmadan daha sert bir dille söz eder: “Alah Azze ve Celle bizi öyle bir zamanda yarattı ki, bu zamanda yaşayanlar heva ve hevese Şeriat adını veriyorlar. Kibirlenmeye, başkan olma hırsına, makam tutkusuna izzet ve ilim, halka karşı mürailik yapmaya hasiyet, kinlerini kalplerinde gizli tutmaya hilm, mücadeleye münazara, muhasebe ve sefihliğe azamet, münafıklığa zühd, temenniye irade, nefsani hezeyanlara marifet, gönlün hareketlerine, nefsin desiselerine muhabbet, ilhada fakr, inkâra safvet, zındıklığa fenâ, ; peygamberin (AS) Şeriatını terk etmeye Tarikat ve zamane ehlinin âfetlerine muamele ismini veriyorlar.

Bu zatlar, kendilerinden 1000 yıl sonra zamanımıza gelseler bu günkü tasavvufçulara ne derlerdi acaba?

Allah en doğrusunu bilir.

Selam ve dua ile.

 

ömer yıldız

iktibas

Google+ WhatsApp