Küçük, tozlu bir köyde…

Küçük, tozlu bir köyde…


Küçük, tozlu bir köyde…

 

 

Suriye ve Kuzey Irak’ın çoğu bölgesinin kontrolünü IŞİD’in elinden almak için beş yıldır sürdürülen mücadele, bu hafta sonu, Suriye’nin doğusundaki küçük, tozlu bir köyde sona erdi”.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Amerikan gazetelerinden The Washington Times, geçtiğimiz cumartesi günü Suriye’nin Deyr ez-Zûr bölgesindeki Bağuz köyüne ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDF) gerçekleştirdiği saldırıyı haberleştirirken, konuya bu şekilde giriş yapmış. Haber metninin devamında IŞİD’in elindeki son yerleşim biriminin de geri alındığından söz edilerek, operasyonu düzenleyen Amerikalı ve Kürt yetkililerin açıklamalarına yer verilmiş. Uzun paragraflar boyunca kendisine yer bulamayan tek şey, IŞİD bahane edilerek yapılan katliamda can veren yüzlerce sivil erkek, kadın, çocuk ve yaşlı.

The Washington Times’ın “pastoral senfoni” tadında yansıtmaya çalıştığı işin doğrusu şöyleydi aslında:

İçinde PKK’nın Suriye kolu YPG’nin de yer aldığı SDF koalisyonu, Bağuz köyünü haftalar boyunca kuşatmış; ardından Amerikan savaş uçaklarının desteğiyle son hücumu gerçekleştirerek, derme-çatma kamplarda çaresizce bekleşen sivilleri katletmişti. Yerel kaynakların aktardığına göre, bir haftada öldürülen insan sayısı 2 bine yakındı ve bunların kâhir ekseriyetini de siviller oluşturuyordu. Nitekim bölgeden gelen fotoğraflarda üst üste yığılmış cesetler, yakınlarının ölü bedenlerinin yanı başında ağlayan çocuklar, ağır yaralı kadınlar ve yaşlılar, yüzü-gözü kan içinde kalmış insanlar görülüyordu. “IŞİD’in elindeki son kale” alınırken, olan yine sivillere ve bölgeden kaçıp canını kurtaramayan sıradan insanlara olmuştu.

Suriye’nin doğusunda bunlar yaşanırken, Beşşar Esed rejimi ve Rus savaş uçakları da İdlib ve çevresini vurmayı sürdürüyordu. Özellikle Han Şeyhûn ilçesinin hedef seçildiği saldırılarda son haftalarda yüzlerce kişi ölmüş, kamplardaki çadırlar kullanılamaz hale geldiği için bombardımandan canlarını kurtarabilen insanlar zeytin ağaçlarının altında yaşamaya başlamıştı. Anadolu Ajansı’na konuşan bölge sakinlerinden birinin ifadesi şöyleydi: “Saldırılar her gün olmaya başladı. Bir gün 80 top ve roket, ertesi gün 100 saldırı ve her gün böyle devam etti. Arabası olan, ailesini alıp çıktı. Arabası olmayan, bombardıman altında kaldı”.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz eylül ayında, Suriye’de düzenledikleri operasyonların, yeni geliştirilen silahların kapasitesini test etmek konusunda Rus ordusuna büyük imkân sağladığını açıklamıştı. 2015’ten bu yana Suriye’de aktif biçimde savaşa katılan Rusya, yine bizzat Putin’in kendi ifadesine göre, Sarmat balistik füzelerini, Su-57 savaş uçaklarını, S-500 hava savunma sistemlerini ve Armata muharebe tanklarını tamamen Suriye’deki çatışmalar sırasında deneyip geliştirmişti. “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi” içindeki son saldırılar da, bu “AR-GE” çalışmalarının bir parçası gibi görünüyor.

***

IŞİD’in -veya diğer yaygın kullanımlarıyla DAEŞ veya DEAŞ- tam olarak ne olduğunu, herhalde ancak önümüzdeki on yıllarda ortaya çıkacak bazı arşiv belgeleri, gizli anlaşma metinleri, ifşaatlar ve kaleme alınacak bazı hatıratlar üzerinden öğrenebileceğiz. Ancak, örgütün ortaya koyduğu çerçeve, icraatlarıyla zihinlerde anlamsızlaştırdığı ve dünya genelinde tartışmalı hale getirdiği kavramlar (cihad, hilâfet, had cezaları vb.), etkili olduğu bölgelerde sebep olduğu sonuçlar (Suriye’de muhalefetin geriletilerek Esed rejimi ve PKK / PYD’ye alan açılması; Irak’ta da İran’ın direkt nüfuzunu genişletecek biçimde, Şii yayılmacılığına ön ayak olunması) gibi noktalar düşünüldüğünde, IŞİD’i “kullanışlı bir maymuncuk” olarak tanımlamak en doğrusu.

Örgütün ilk defa ortaya çıktığı 2014’ten günümüze, IŞİD’in ekmeğini hem ABD, hem Rusya, hem İran, hem de Esed rejimi yedi. Muhalif grupların meşru talepleri IŞİD’in uyguladığı vahşet üzerinden bastırılıp mahkûm edilirken ABD, Rusya ve İran, bütün güçleriyle, güvenlik ve istihbarat aparatlarıyla Suriye’ye yerleşti. Bugün gelinen noktada “IŞİD terörü” bahane edilerek Suriye’de oluşturulan nüfuz ve güç haritası, belki de örgütün dizaynı sırasında tam olarak hedeflenen şeydi. Bombardımanlarda ve “terörle mücadele” kampanyalarında ölen on binlerce sivilin maalesef adı bile yok. Katliam istatistiklerine ise, muhtemelen günün birinde, bulunacak toplu mezarlardan çıkacak cesetleri sayarak ulaşacağız.

***

“İslâm dünyası olarak en önemli sorunumuz nedir?” sorusunun cevabı, “adalet duygusunun eksikliği” olabilir. Zalim kim olursa olsun karşısında durmak ve mazlum kim olursa olsun ona el uzatmak hassasiyetini yitirdiğimizde, herhalde başımıza gelebilecek en büyük belayı da davet etmiş oluyoruz. Katliamlar, saldırılar, işgaller vb. adalet duygusunu yitirme felaketi karşısında oldukça küçük, önemsiz ve geçici kalıyor.

Bölgemizin karşı karşıya bulunduğu krizi değerlendirirken, madem elimizden katliamları engellemek gelmiyor, en azından hak ve adalet duygumuzu yitirmemek ve zulmün tanımını kendi durduğumuz yere göre esnetmemek noktasında bir direniş gösterebiliriz. Her ülkenin kendi dış politikasına göre tarif ettiği “terörle mücadele”de hayatını kaybeden sayısız masuma karşı, asgari görevimiz de budur.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp