Küçük diktatörler

Küçük diktatörler


Küçük diktatörler

 

Modern siyâsal târih, bir açıdan bakıldığında birdiktatörler resmigeçiti gibidir. Onların yükselişi ve -kimilerine göre- mukadder çöküşü kitlelerin duygu dünyâlarında tuhaf iniş çıkışlara sebebiyet verir. Uzaktan bakıldığında tablonun bir hayli trajik olduğunu görebiliriz. Aklıma tâze bir misâl olarak Kaddafi geliyor. Bir darbeyle Libya’nın idâresini ele alan Kaddafi on seneler boyu, ”Tek Adam” olarak bu memleketin mutlak hâkimi oldu. İdâresinin bir yüzü son derecede karanlıktı. İz bırakmadan kaybolan sayısız muhalif bir tarafa, çok yakınında olup da bir anda “yok edilen”ler de azımsanmayacak kadar çoktu. Tipik bir diktatörlük kariyeri işte… Diğer taraftan Kaddafi, Arap milliyetçisi bir popülistti. Yeniden bölüşüme çok özen gösteriyor ve Libyalıların refahı doğrultusunda pek çok siyâseti hayâta geçiriyordu. Ama nihâî tahlilde devrildi ve vücûdu adetâ paramparça edilerek katledildi. Ölürken, “Ben sizin babanızım. Size ne yaptım?” kelimeleri dökülüyordu ağzından.. Kimilerine göre dün önünde iki büklüm duranlardı onu katledenler.. Diyelim ki değil; o zaman da şu soru cevapsız kalıyor: O hâlde Kaddafi’yi alkışlayan kalabalıklar neredeydi? Neden liderlerini kurtarmak için kıllarını kıpırdatmadılar?

Babamın, lisede okuduğum sıralarda Wilhelm Reich’ın “Dinle Küçük Adam” başlıklı kitabını bana hediye ederken söylediklerini hiç unutmadım. “Büyük diktatörlerden daha korkunç olan anonim ‘küçük diktatörlerdir” demişti. “Büyük diktatör tekildir. Devirir kurtulabilirsin. Ama küçük diktatörlerin sayısı, kim ve nerede oldukları belli değildir. Üstelik çok ve çabuk ürerler. Onlardan kurtulmak neredeyse imkânsızdır”… Tabiî ki pratik hayâtımda da küçük diktatörlerin envâî çeşidi ile karşılaştım. Olanca nâdanlıkları, hoyratlıkları ile bürokratik dünyânın “küçük masaları”nda onlar ekseriyetteydi. Şefler , odacılar veyâ hademeler arasındaki bir zincirdi bu. Yukarıya çıktıkça işler beklenenin aksine kolaylaşıyor; aşağıya indikçe de, tuhaf ve akıl almaz şekillerde zorlaşıyordu. Şâirin dediği üzere, “akrep gibiydiler”.. Yetkileri, kuyruklarının ucundaki kese ve iğnede yoğunlaşan zehirleriydi sanki.. Esiyor, gürlüyor, insanları azarlıyor, olanca suratsızlıklarıyla işleri yokuşa sürüyorlardı. Ama o ara, bir tanıdık, hemşehri, ideolojik yoldaş, iman kardeşi; artık ne derseniz birileri gelmeye görsün; o soğuk adamlardan eser kalmıyor; yılışmalara kadar varan bir metamorfoz geçiriyorlardı. Bu arada , onların işlemlerini bekleyen kitlede hâkim olan tuhaf bir tevekkül ve sabır çok dikkâtimi çekerdi. Arada bir bu bürokratik “zulme” isyân edenler çıksa da; onu bastıran ve susturan bu kitlenin kendisi oluyordu. Hattâ bu isyanları bastırarak , küçük diktatörün gözünde ayrıcalık kazanmaya çalışan fırsatçılar da az değildi. Bunu daha çok, dolmuş veya otobüs gibi toplu taşımalarda , “şoför dalkavukluğu” olarak görmüşlüğüm vardır.

Bu tarz insanlık durumlarının iktidâr olgusuyla alâkalı olduğunu söylemek “mâlûmu ilâm etmektir”. Lâkin, bu beylik târifi yapıp çekilirken ihmâle uğrayan husus ,iktidar olgusunun “ilişkisel” boyutlarıdır. İktidar, analitik olarak anlaşılamıyor. Parçalı yaklaşımlar iktidârı muktedirlerden ibâret görmek kolaycılığını kazandırıyor bizlere. Hâlbuki, iktidâr ilişkileri, veri hiyerarşik -altimetrik kodlar üzerinden iktidârın nasıl dağıldığını ve paylaşıldığını gösteriyor bize. Burada görelilikler ve durumsallıklar çok belirleyici oluyor. İktidar kullanmanın en kaba formasyonlarından birisi olan diktatörlük , tekil olarak isimli diktatörden değil , isimsiz çoğul diktatörlerden oluşan bir toplumsal ağı ifâde ediyor.

Ama daha berbat olan , isimsiz diktatörlerin demokrasilerde de varlık bulabilmeleridir. Yâni onlar illâ ki bir diktatörün bayrağı altında ortaya çıkmıyorlar. Tam tersine en demokratik toplumlarda bile varlar. Çünkü anonimler…İşlemleri eşitlik içinde yürütmüyorlar. Ayrımcı ve keyfî davranıyorlar. Bunu da öyle incelikli yapıyorlar ki ; yakalayamıyor; hesap soramıyorsunuz… Seneler evvel , yurtdışına ilk çıkışımda, büyük bir medeniyete sâhip olduklarını iftiharla söyleyen bir memleketin gümrüğünde, hiçbir sebep gösterilmeden yaklaşık iki saat ayakta bekletildiğimi hatırlıyorum..Avrupalı “dostlarını” güleryüzle, şakalarla karşılayan bir görevli , sıra bana geldiğinde pasaportumdaki ay yıldızı bakmış; surat ifâdesi bir anda sanki cin çarpmış gibi değişmişti. Kaba bir el hareketiyle beni kuyruk dışına çıkardı. Yaklaşık iki saat boyunca da suratıma bakmadı. Nihâyet “lûtfedip”, tek kelime etmeden ve suratında buz gibi bir ifâdeyle pasaportuma mührü bastı..

Bana göre, hukuklu toplumlar, büyük diktatöre geçit vermeyen; küçük diktatörlere de hesap sorabilen toplumlardır. Güngören Belediyesi’nde yaşanan kepazeliğin o küçük diktatöre hesap verdiren ve bedel ödeten bir seyri olacaksa, bir miktâr rahatlayabiliriz; bu aynı zamanda Türkiye’nin hukukluluğunun da teminâtı olacaktır.

yeni şafak

Google+ WhatsApp