Körlük

Körlük


Körlük

 

 

Beşerî hayâtta ihtiyaç ve çıkarların ne kadar belirleyici olduğunu, çeşitli vesilelerle yazmaya çalışıyorum. Bu yoldaki kanaâtim hayli pekişmiş vaziyette. Bilgi konusunda da bunun geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Epistemolojik târihin birikimi de, ihtiyaç ve çıkarların fonksiyonu olarak tecelli ediyor. Uzatmadan açalım: İhtiyaçlarımız nispetinde biliyoruz.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Hâlbuki, bilgi târihi, genellikle bilgiyi istemeyen karanlık (obskürantist) çevrelerin baskısına direnen aydınlık çevrelerin direncine bağlanır. Bilgi târihi meraklı, hakikâtin peşinde koşmaya; esrar perdelerini kaldırmaya azmetmiş olan insan zekâ ve aklının başarılarının birikimi olarak değerlendirilir. Ama öyle değil. Eğer bir bilgi -veyâ bulgu- herhangi bir somut, maddî ihtiyâca veyâ çıkara isabet etmiyorsa, parlayıp sönmesi; farkına varılmaması, unutulup gitmesi işten bile değildir. Meselâ uzun zamanlar evvel ortaya konulmuş; lâkin o zamanlarda âlâka uyandırmamış bâzı bilgiler, daha sonra; onu kuran göçtükten sonra da keşfedilebiliyor. Aslında “keşif “ lâfı burada çok aldatıcı. Mesele o bilginin yeni bir ihtiyaçla veyâ çıkarla eşlenmesinden ibârettir.

Bu bakışıma eklemek istediğim bir husus daha mevcût: İhtiyaçlarımız ve çıkarlarımızın niteliği ve düzeyi bilme tarzımızı ve bildiklerimizle aramızdaki ilişkiyi belirliyor.

Tabiî ki amacım, bu teorik meseleyi derinleştirmek değil. Bu girizgâhı yapmamın sebebi; ABD’nin izlediği Türkiye siyâsetinin içerdiği; hemen herkesin farkına vardığı; lâkin manâlandırmakta hayli zorlandığı bir “körlüğü” izaha etmeye çalışmaktan ibâret. Bu hususta kafalar bir hayli karışık. Soru şu: ABD ne için Türkiye gibi güçlü bir kartı devre dışı bırakıyor ve kendisi için son derecede kritik olan Ortadoğu düzleminde; ne kadar teçhiz etse de derme çatma kalmaya mahkûm olan PKK ‘ya dayanmakta ısrar ediyor? Bu ısrârın mâliyetleri ise ortada. Böyle yapmak sûretiyle sâdece Türkiye ‘yi kaybetmiyor; NATO kavramına ve disiplinine de muazzam bir darbe indirmiş oluyor. Bu kadarla da kalsa iyi. Türkiye’nin Rusya ve İran gibi; ilki başının hoş olmadığı; eski düşman yeni rakip; ikincisinin ise iflah olmaz düşman olduğu iki güce yakınlaştırmanın; böylelikle de onları bölgede güçlendirmek olduğunu anlamıyor mu? Mesele İsrâil’i rahatlatmaksa; Türkiye’yi dışarıda bırakmanın bir aklı, mantığı olabilir mi? Gelin görün ki ısrar sürüyor. Hatta bu mesele, artık ısrârı da aşıp bir inat seviyesine geliyor. Bu bir körlük mü; değilse işin içinde başka bir iş mi var? Bu suâli, a mı b mi misâli bir test sorusu olmaktan çıkaralım. Benim kanaâtim iki ihtimâl bir arada. İşin içinde bir iş varsa da, ki olabilir; bu kör bir hesâba oturuyor.

Şimdi seneler evveline gidiyorum. Çocukluğumda yaşadığımız; herkesin birbirine âşina olduğu küçük Anadolu şehrine birgün neredeyse bir “bomba” düştü. Yakışıklı erkeklerden ve güzel kızlardan oluşan şen şakrak Amerikalı bir grup Barış Gönüllüsü geldi. Şehrin ayarlarının sarsıldığını; herkesin işi gücü bırakıp onları seyre çıktığını hatırlıyorum. Onlar ise son derecede sempatik davranıyor, halkla yakın ilişkiler kuruyorlardı. Kısa sürede dertlerine anlatacak kadar Türkçe öğreniyor, erkekler kahvelere geliyor, bizim erkeklerle güle oynaya tavla oynuyor; kızlar yörenin kadınlarıyla hamur açıyor, Türk yemekleri pişirmeyi öğreniyordu. Meraklılara İngilizce dersleri vermeyi de ihmâl etmiyorlardı. Seneler sonra öğrendik ki, bunlar Anadolu’nun her tarafına dağılmışlardı. 60’lı senelerdi. Çocuktuk. Meselâ bir gün sokakta oynarken siyâhî bir Amerikalı kadının başımı okşadığını hatırlıyorum. Her neyse; geldiler, bir vakit kaldılar ve gittiler…

Daha sonra o günleri daha iyi hatırlayan bir büyüğüme Barış Gönüllülerini sordum. “Vallahi iyi insanlardı. Ama evlerinde hep kilitli bir oda vardı. Oraya kimseyi sokmazlardı. İçeriden hep daktilo sesleri gelirdi. Bir de bir yazlık sinema meselesini hatırlıyorum” dedi. Meraklandım ve “Neydi o?” diye sordum. Anlattı: “Bir gece onları yazlık sinemada gördüm. Ama filmden çok insanları seyrettiler. Ellerinde bir defter vardı. Biz filmde ne zaman gülüyorsak veyâ ne zaman ağlıyorsak hemen not alıyorlardı” dedi. “Ne var ki bunda?” diye sorunca, yüzünde hâzin bir gülümseme ile unutamadığım şu cevâbı verdi: “Evlâdım bizim neye güldüğümüzü; neye ağladığımızı bilen yabancılar; bizi istedikleri zaman gülme krizine sokar; istedikleri zaman da anamızı bile ağlatırlar”…

Evet Türkiye’nin ayrıntılı bilgisine sâhip bir ABD olduğunu biliyoruz. Ama tuhaflık şurada: ABD’nin son zamanlarda sergilediği Türkiye körlüğü, Türkiye bilgisinin eksikliğinden değil; ona yabancılaşmasından kaynaklanıyor. Sürecin şöyle işlediğini düşünüyorum: Evvelâ ABD’nin Türkiye ihtiyâcı , belirli bir sâik veyâ hesapla devre dışı kalıyor. ABD’nin Türkiye bilgisi, her ne kadar ayrıntılı ve zengin olursa olsun; Soğuk Savaş zamanındaki bâsit bir askerî fonksiyon hesâbıydı. Bu, Türkiye’ye nüfûz etmekle âlâkalı değildi. Meselâ Britanya kolonyalizmi, dünyânın kaynaklarına olan ağır sûrette bağımlıydı. Onun için, kendisine ağır mâliyetler getirse de nüfûz etmeye mâtuf bir dünyâ bilgi üretimini başarmak zorundaydı. Hâlbuki kaynak sorunu olmayan ABD için bu gerekli değildi. Unutmayalım ki; ABD’nin dünyâ bilgisi kolonyalist değil, emperyalist bir bilmedir. İçerdiği zenginliği sakatlayan da bunun yüzeysel ve belli işlevlerle sınırlıydı. Dolar ve silâh dışına nâdir çıkan ve nüfûz edemeyen yüzeysel bir bilme türü. ABD elbette dünyâ siyasetlerini bir dünyâ bilgisi ile götürüyor. Ama bilgiyi tıka basa biriktirmek, bilmeyi derinleştirmiyor. Zannımca ABD’nin geleceğini de karartan etkenlerden birisi de bu. “Bu kadar cehâlet ancak tahsil ile mümkündür” diyen Sakallı Celâl’den ilhâm alalım: Bu kadar körlük; ancak böyle bir bilme tarzıyla başarılabilir ve bu sizi, bildiklerinizle ne yapacağınızı bilemez hâlde bırakabilir.…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp