Korku ve cesâret

Korku ve cesâret


İdrâk etmekte olduğumuz Corona günleri, son derecede yaygın korkuya sebep olmuş vaziyette. Şu aralar tıp otoritelerine kapılarını sonuna kadar açmış olan medyada da yavaş yavaş, meselenin psişik boyutları ele alınmaya başladı. İnsanlık elbette bu virüsü bir gün yenecek. Ama yaşanan korkuların tortularını gidermek hiç de kolay olmayacak. Zâten fizikî hastalıklar ile psişik hastalıklar arasındaki fark da bu değil midir? İlki öldürür veyâ tedâvî edilir; ama psişik hastalıklar, intihâr ihtimali ihmâl edilme kaydıyla belki öldürmez; ama kelimenin tam mânâsıyla “süründürür”.

Kolektif korkuların katlanmış tesirleri vardır. Belki bilinçlerden sürülür ama, bilinç altında ataların miras bıraktığı korkulara eklemlenerek, nesilden nesile taşınır. Hatırlayalım; orta zamanlarda yaşanmış Kara Vebâ bir maddî tehlike olarak yerküreden silindi. Bugün hiç bir ademi veba ile korkutamazsınız. Ama yapılan çalışmaların da gösterdiği gibi, bu derin korkunun tesirlerini bugün yaşayan nesillerde tâkip etmek zor değildir.

Aslında korku hayâtî bir duygudur. Eğer bu duygu olmasaydı insanın yeryüzündeki varlığını devâm ettirmesi de mümkün olamazdı. Korku, hayâtımızı yeniden üretmek için elzemdir. Hayâtlarımızı tehdit eden tehlikelere karşı verdiğimiz reflekslere işâret eder. Tehlikeleri hisseder, korkar ve kendimizi onlardan uzak tutarız. Korkuların öğrettiği soyutlanmış, depolanmış uyarıcılarla yaşıyoruz. Meselâ yükseklik korkusu bizi uçurumlardan uzak tutar.

“Ben hiçbir şeyden korkmam” demek kadar içi boş bir ifâde yoktur. Bu ifâde aslında belki de sâdece bilinçlenmesi eksik olan çocuklar için geçerlidir. Ademoğlunun en korkusuz devirleri, tahminen üç-beş yaş aralığıdır. Bu yaşlardaki bir çocuk uçurumun kenarına geldiğinde veyâ yüksek katlı bir apartman dâiresinin “korkuluklarına” eriştiğinde bilâtereddüt ölümcül bir adım atabilir. Tabiî ki çok cesur olduğu için değil. Gözükaralık ile cesâret arasında bir fark vardır. İlki koyu bir cehâlet ve tecrübesizlikten gelir. Korku ise öğrenilir ve tecrübelere dayanır.

Medeniyetlerin târihi korkuların örgütlenmesinin târihidir aslında. Ana sütunlarını oluşturan inanç veya hukuk, medeniyetlerin kolektif korkularını örgütler. İnançlar âhiret, hukuklar ise dünyevî temelde cezâ sistemleri kurar ve korkuları yönlendirir.

İnsanın duygu dünyâsı aşırılıklarla yüklüdür. Korkularımızı belli bir sınırda tutmak çok defâ mümkün olmaz. Korkularımızı büyüterek ve eksilterek yaşarız. Bu aşırılıklar çok defâ rahatsız edicidir. Büyüttüğümüz veyâ büyütüldüğünü düşündüğümüz duygulardan kendimizi kurtarmak için zıt duygulara yatırım yapmaya başlarız. Bu da bizi duyguların diyalektiğine götürür. Birincil; bizlere hediye edilmiş duyguları bastırmaya, kontrol altında tutmaya yarayan yeni duygusal iklimleri geliştirmişizdir. Meselâ korku, birincil ve hediye edilmiş olan bir duygudur. Cesâret ise onun aşılmasını ifâde eden irâdî bir duygudur. O hediye edilmiş değildir. Onu, eğer başarırsak biz var ederiz. Hristiyan bir menkıbe tam da bunu anlatır. Hz.İsâ hücredeki son gecesinde, ertesi gün çarmıha gerileceğini düşünerek ürperir. İnsan tarafı depreşmiştir. İliklerine kadar korkmaktadır. Bir ara dayanamaz ve göklerdeki “babasına” seslenir: “Korkuyorum baba”… Yukarıdan cevâp gecikmez: “Korkmasaydın cesâretin ne mânâsı kalırdı”… Hoş bir menkıbe.. Cesâretin korkulardan geldiğini anlatıyor; korkusuzluktan değil..

Kapitalist modernlik târihsel birikimini yeniden üretmiş ve örgütlemiştir. Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku başlıklı kitâbında, kendisinin de dâhil olduğu 68 Hareketi’ndeki korku unsurlarını hârikulade deşifre eder. Kapitalizm bizzat korku üzerine kurulur. En başta kapitalist girişimci, girişimin belirsiz neticelerinden birisi olarak korkularıyla başlar. Ama riski alır. Diğer taraftan işçi sınıfı kapıda bekleyen yedek işçi güruhuna bakarak işini kaybetmekten korkar. (Korkan korkutuyor da). Hem üstündekilerden hem de altındakilerden korkan orta sınıflar ise çift baskı altındadır. Kapitalizmin muarrızı olan Marx da, Manifesto’da işçi sınıfına “Korkmayın” der, “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok”.. Millî şâirimiz Mehmed Akif o muazzam şiirine “Korkma” diye başlamıyor muydu?

Modern bilim, eski dünyâların korku üreten gizlerine savaş açar. Onları açığa çıkarmak, gerçek sebeplerini ortaya koymak sûretiyle insanlığın korkularını tasfiye etmek iddiasındadır. Bilim, hiçbir zaman modern dünyâda olduğu kadar misyoner olmamıştır. Gelin görün ki, bugün esaslı bir tarafıyla korku üretiyor. Diğer taraftan tuhaftır; tıpkı gıdıklanma duygusunda olduğu üzere, kapitalizm korku duygusunu da bir arzu nesnesi hâline getirmiştir. Kapitalizmin neşriyat yatırımlarının en büyük kalemlerinden birisi de korku hikâyeleri veyâ filmleri değil midir? Kapitalizm, adrenalin salgısı üzerinden korkunun endüstrisini inşâ etmiştir. Hormonal bir imparatorluktur kapitalizm. İnsanları korkutarak yönetmek modern totaliterliğin en büyük sermâyesidir. Terör ise endüstriyel-organizasyonel bir olgudur.

Korkuların büyüdüğü yerde biraz da bunları hatırlamanın yerinde olacağını düşündüm. Bir de, korkulardan kurtulmak mutlak sûrette zıddını icâp ettirmiyor. İllâ da kahraman olmak gerekmiyor. Nâzik bir yol daha var: “Aşk olsun erenler”…

Google+ WhatsApp