Körfezdeki gerilimin geleceği

Körfezdeki gerilimin geleceği

Savaş gibi yüksek maliyetli bir seçenek yerine neredeyse hiçbir maliyeti bulunmayan yaptırımlar kozunu kullanmak ABD için en kârlı seçenektir. Kaldı ki Trump’ın İran politikası hem Tahran’ı köşeye sıkıştırmakta hem de Suudi Arabistan’ı bu politikaları finanse etmek

Körfezdeki gerilimin geleceği

 

Savaş gibi yüksek maliyetli bir seçenek yerine neredeyse hiçbir maliyeti bulunmayan yaptırımlar kozunu kullanmak ABD için en kârlı seçenektir. Kaldı ki Trump’ın İran politikası hem Tahran’ı köşeye sıkıştırmakta hem de Suudi Arabistan’ı bu politikaları finanse etmek zorunda bırakmaktadır.Trump, İran’a karşı en azından 2020 seçimlerine kadar savaş seçeneğini tercih etmeyecektir.

Körfezdeki gerilimin geleceği

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs 2018’de, P5+1 ile İran arasında Temmuz 2015’te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekildiklerini açıklamasının ardından İran’a yönelik en ağır yaptırımları iki aşamada yürürlüğe koyması, bölgedeki dengeleri bir kez daha değiştirmiş ve bugünkü gerginliğin fitilini ateşlemiştir. Zira İran anlaşmaya uymasına rağmen maruz kaldığı bu haksızlığı karşılıksız bırakmayacağını belirtmiş ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmak başta gelmek üzere ABD’nin bölgedeki askerî varlıklarının yanı sıra bölgesel müttefiklerine ait askerî ve ekonomik varlıklarının da hedef alınacağını dile getirmekten çekinmemiştir. ABD, İran’ın olası hareketlerine karşılık bölgedeki askerî varlığını güçlendirmek amacıyla şimdiye kadar USS Abraham Lincoln ve USS Arlington savaş gemilerinin yanı sıra Patriot Hava Savunma Sistemleri ve F-22 ile B-52 ağır bombardıman uçaklarını bölgeye göndermiştir. ABD’nin bu doğrultudaki son girişimi ise 500 kişilik bir askerî gücü Suudi Arabistan’a gönderme kararı olmuştur. Suudi Arabistan Kralı Selman da yabancı askerî gücün ülkede konuşlanmasına onay vermiş durumdadır. Açıklamalara göre söz konusu güçler Riyad’ın doğusunda yer alan Şehzade Sultan Hava Üssü’ne konuşlanacaktır. ABD’nin hâlihazırda üste bulunan askerî güçleri Patriot Hava Savunma Sistemlerinin bataryalarını yerleştirme hazırlıklarını sürdürmektedir. Suudi Arabistan’ın 16 yıl aradan sonra tekrar yabancı güçlerin ülkede konuşlanmasına onay vermesi bu ülkenin ABD ve diğer Batılı ülkelerden satın aldığı gelişmiş silahlara rağmen İran karşısında güvenliğini tek başına sağlamaya gücünün yetmediğini göstermektedir. Bu durum, bir yandan Suudi Arabistan’ın İran’ın askerî ve silahlı gücü karşısındaki kırılganlığını gösterirken öte yandan İran’ın tehdit algısını tırmandırarak yeni güvenlik stratejileri geliştirmesine neden olmaktadır. Bu rekabet de ister istemez bölgeyi daha karmaşık bir güvenlik sarmalına sürüklemekledir.

Tehditler eyleme dönüşüyor 

İran ise tehditlerini eyleme dönüştürebileceğinin kanıtı olarak Yemen’deki Husiler üzerinden Suudi Arabistan’a füze ve İHA’lar ile saldırı gerçekleştirmiştir. Bunun yanı sıra Irak’ta kendisine bağlı güçler üzerinden ABD’nin diplomatik ve askerî varlıklarına yönelik füze ve roketli saldırılar gerçekleştirmiştir. Ayrıca Tahran Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’a ait petrol tankerleri ve petrol tesislerini hedef alan saldırılar da düzenlemiştir.  Tahran’ın, ABD’ye ait son nesil İHA’larından Global Howek’i İran hava sahasını ihlali gerekçesiyle düşürmesi sonucu Trump misilleme olarak İran’a sınırlı saldırı kararından son anda vazgeçtiğini belirtmiştir.

Bu durum aslında taraflardan herhangi birisinin yanlış muhasebesi sonucu bölgede meydana gelebilecek geniş çaplı bir savaşa ne kadar yakın olduğumuzu göstermektedir. Körfez’deki bu gidişat “Bu gerilim daha da artar mı?” ve “Taraflar hızlıca tüm bölgeye yayılma riski bulunan ve küresel ekonomiyi ciddi anlamda etkileme potansiyeline sahip bir bölgesel savaşı göze alabilir mi?” gibi soruları gündeme getirmektedir.

Trump’ın açıklamalarına bakılırsa böyle bir savaşa gerek yoktur. Çünkü yaptırımlar gerekli etkiyi göstermekte ve İran ciddi bir şekilde kan kaybetmektedir. Bu yüzden savaş gibi maliyeti çok yüksek bir seçeneği tercih etmek yerine ABD açısından neredeyse hiçbir maliyeti olmayan yaptırımlar seçeneği hâlihazırda İran’a karşı en uygun seçenek olarak Trump’ın önünde durmaktadır. Ayrıca 2020’de ABD’de gerçekleşecek başkanlık seçimleri de dikkate alınacak olursa Trump böyle bir savaştan en azından seçimler bitene kadar kaçınacaktır. Nitekim söylemleri de açık bir şekilde bunu göstermektedir.

Sınırlı silahlı çatışma 

ABD’nin İran’ı yeni bir anlaşma için masaya oturmaya zorlamak amacıyla uyguladığı maksimum baskı stratejisine Tahran yönetimi ne müzakere ne savaş stratejisi ile karşılık vermektedir. İran Devrim Rehberi Hamenei tarafından bizzat açıklanan bu strateji Tahran’ın da savaştan yana olmadığını göstermektedir.

Dolayısıyla önümüzdeki süreçte İran-ABD arasında arabulucuk görüşmelerinin eşliğinde sınırlı silahlı çatışma hâli her daim gündemde olacaktır. İran’ın gerilimi kontrollü artırma çabasının arkasında ABD’yi ülke ekonomisini giderek Venezuela benzeri bir duruma sürükleyecek olan yaptırımların dozunu düşürmeye zorlamaktır. Ancak İran’ın bu amaçla gerçekleştirdiği her eylemin ardından Trump yönetimi geri adım atmak yerine yaptırımların kapsamını daha da genişleterek yanıt vermiştir. ABD yaptırımlar yoluyla İran ekonomisinin can damarı sayılan petrol ihracatını sıfıra düşürmeye çalışırken en önemli petrokimya şirketlerini de yaptırımlar listesine eklemiştir. Ayrıca ABD, İran finans ve bankacılık sektörünü dünya finans ve bankacılık sektöründen izole etmiş ve İran’ın hava yolu şirketleri ve deniz nakliye firmaları ve gemilerini yaptırımlara dahil etmiştir.

ABD-Fransa-İran koridoru

İran’ın umut beslediği anlaşmanın diğer aktörlerinden olan AB’nin, İran’ın anlaşmadan çıkmasını önlemek amacıyla ortaya attığı INSTEX mekanizması da Tahran’ın beklentilerini karşılayamamıştır. Tahran son çare olarak nükleer anlaşmada yer alan taahhütlerini adım adım askıya almaya başlamıştır. Bunun için AB’ye 60’şar günlük süreler tanıyarak AB üzerinde baskısını artırmaya çalışmıştır. Ancak buna rağmen bir sonuç elde edememiştir. Bu bağlamda ilk 60 günün sonunda İran’ın yüzde 3,67 oranından zenginleştirilmiş uranyum rezervi, anlaşmada öngörülen sınır olan 300 kg’nin üzerine çıkmıştır. İkinci 60 günün sonunda ise İran, uranyum zenginleştirme oranını yüzde 4,5 oranına kadar çıkarma kararı almış ve hayata geçirmeye başlamıştır. AB İran’ın anlaşmadan çekilmemesi için siyasi ve diplomatik destek sağlasa da giderek kötüleşen ekonominin sosyo politik bir patlamaya neden olmaması için Tahran açısından bir çözüm sunamamaktadır. ABD’nin bu kez İran’ın nefes alabileceği tüm yolları kapatmış olması ister istemez çaresiz kalan İran’ı ödediği bedele karşılık Körfez başta olmak üzere bölge sathında kontrollü birtakım asimetrik saldırılarda bulunmaya zorlamaktadır. Son olarak İngiltere’nin, AB’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımlar gerekçesiyle Cebeli Tarık’ta İran’a ait petrol tankerine el koymasına karşılık İran da zaman kaybetmeden Körfez’de İngiltere’ye ait bir petrol tankerine el koymuştur. İran-ABD’den sonra İran-İngiltere ilişkilerinin gerilimli bir hâl alması AB’yi İran’a karşı yeni bir ortak tavır almaya sürükleyebilir. Nitekim İngiltere hiç vakit kaybetmeden AB bünyesinde Körfez’de petrol tankerlerini ortak koruma gücü oluşturmak için Avrupa ülkeleri nezdinde girişimlerine başlamıştır. Aynı talep ABD yönetimi tarafından da yakın zamanda dile getirilmişti. Ancak Almanya ABD ve İngiltere’nin bu önerisine sıcak bakmadığını ifade etmiştir. İran konusunda ABD yanlısı tutumları ile bilinen İngiltere, büyük ihtimalle AB nezdinde söz konusu konsensüsü sağlamak amacıyla bu girişimi gerçekleştirmiştir. Nitekim İngiltere, gemisinin İran tarafından alıkonulmasını bahane ederek ABD’nin dillendirdiği Körfez’de petrol tankerlerini ortak koruma gücü oluşturma teklifini hararetli bir şekilde tekrar ortaya atmıştır. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Almanya bu öneriye sıcak bakmamıştır.

İngiltere’de yeni dönem 

İngiltere’de Boris Johnson’un başbakanlığa gelmesi ve politik duruşu itibariyle Trump ile benzer tutumlara sahip olması iki ülkenin İran konusundaki tutumlarının önümüzdeki süreçte çok daha yakınlaşacağını göstermektedir. Almanya’nın tutumundan kısmen emin olan İran, Fransa’nın zaman zaman balistik füzeler konusunu gündeme getirerek Trump ile ortak tavır sergilemesi Tahran’ı kaygılandırmaktadır. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Ruhani, Dışişleri Bakanı Yardımcısı Abbas Irakçi vasıtasıyla Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’a mektup göndererek ABD-Fransa-İran koridoru oluşturmaya çalışmaktadır. Aslında İran’ın tüm bu diplomatik çabalarının arkasında yatan amaç ABD ve AB arasında İran konusunda ortak bir konsensüsün oluşmasını engellemektir.

Sonuç itibariyle bölgedeki gerilimin kontrollü bir şekilde devam edeceği ve tarafların mevcut pozisyonları dikkate alındığında kimsenin savaş istemediği ancak tedbiri elden bırakmayarak savaşa girecekmiş gibi birtakım hazırlıklar yapmaktan da geri kalmadıkları bilinmelidir. Her iki taraf da sahip olduğu güç ile kısmen bir caydırıcılık oranına ulaşmıştır. Özellikle İran’ın devlet dışı aktörler ve paramiliter unsurlarla bölgede oluşturduğu ileri savunma hattının yanı sıra olası bir bölgesel savaşın dünya enerji piyasası ve ekonomisini ciddi anlamda etkileyeceğini bilen Tahran bunu bir koz olarak kullanmaktadır. Öte yandan savaş gibi yüksek maliyetli bir seçenek yerine ABD için neredeyse hiçbir maliyeti bulunmayan yaptırımlar kozunu kullanmak en kârlı seçenektir. Kaldı ki Trump’ın İran politikası hem Tahran’ı köşeye sıkıştırmakta hem de Suudi Arabistan’ı bu politikaları finanse etmek zorunda bırakmaktadır. Dolayısıyla Trump’ın İran’a karşı en azından 2020 seçimlerine kadar savaş seçeneğini tercih etmeyeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Mehmet Koç / İRAM İç Politika Koordinatörü

Google+ WhatsApp