Kör uykularda derin uyanışlar

Kör uykularda derin uyanışlar


“Bazen aklıma çok ilginç bir şey geliyor” dedi oturan ayaktakine, “o kadar ilginç ki unutmakta zorlanıyorum!”

İnsanın zihninde uyanan belli belirsiz şeyler üzerinde duraksayan bir dikkati olmuyor genellikle. Onları birtakım sayıklamalar gibi görüp geçiyoruz. Öyle mi acaba gerçekten? Zihnin nasıl işlediği meselesi üzerinde kafa yoranların bazıları; zihnimizde yanıp sönen, parıldayıp geçen ve çoğu zaman üstünde durmadığımız, dikkate alıp kayda geçirmediğimiz bu zihinsel uyanışların bizim sandığımızdan çok daha gizemli çağrışımlar taşıdığını söylüyor. İnsanın düşünceleriyle soyut evrende, yani manevi alemde nerelere kadar uzandığı, hangi kapıları çaldığı, hangi pencerelerden baktığı meselesi nedense her geçen gün daha az insanın ilgisini çekiyor. Hepimizi iyi kötü alıştırdıkları rasyonalist bakış açıları, hayatı sadece bir yönüyle yaşamaya, kavramaya, anlamaya yöneltiyor bizi. Oysa alemde de, insanda da çok daha fazlası var bunun. Sadece insanlığın asırlar boyunca soyut olana ilişkin yaşadığı tecrübeler, inanışlar ve devasa bilgi birikimi değil, en yalın haliyle sezgilerimiz de bu gerçeği aşikâr ediyor bize. O halde tek boyutlu algılara tıkılı biçimde yaşamayı bu kadar kolay kabulleniyoruz. Neden kesif bir karanlığın içinde sadece kısaları yakarak yol almaya çalışıyoruz? Engin denizlere ulaşmanın onlarca yolu varken neden eni boyu belli klorlu havuzlarda kulaç atmakla yetiniyoruz? İnsanın ufkunun gözünün gördüğünden daha ötelere uzanma gücü ve yeteneği var. Belli kulvarlara zorlanan yarış atları gibi aynı ezberi sürdürmeye değil; önümüze çıkan bütün çitleri aşarak sonsuz kırlarda koşmaya ihtiyacımız var bizim. Yılkı atları gibi özgürce... Hayatlarımızla bu çitleri, bu duvarları, bu engelleri aşamıyorsak en azından düşüncelerimizle, duygularımızla... İçimizde rasyonel kurgunun ötesine açılan bu kapılar her gün, her an açılıp duruyor aslında. Ama biz dönüp bakmıyoruz bile çakan bu kıvılcımlara... Muhtemel ki, yaşadığımız ‘büyük tıkanma’da içimizin bu uyanışlarına bigane kalmamızın büyük bir etkisi var.

“Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde; dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.” diye yazmış Jean-Paul Sartre, ‘Bulantı’da.

İlham sadece şairlere gelen bir şey sanıyoruz çoğumuz. Evet, şairlere ilham gelir. Peki başkalarına gelmez mi? İlhamın hiç uğramadığı biri ilhamla yazılan bir şiiri nasıl dinler, nasıl anlar, nasıl sever peki? İnsana her an, her vesileyle nice ilhamlar gelir, kapısı açıksa içeri girer, değilse bir sayıklama gibi, zihindeki bir seğirme, kalpteki bir sıcaklık ya da bir ürperti gibi geçer gider.

“bu can içimde kuştur kunâla/ seni görünce titrer/ bu can gözümde muhabbettir kunâla/ seni görünce yanar/ bu can burnumda soluk olur kunâla/ uçar gider” diyor merhum Asaf Halet Çelebi.

Bir de şunu düşünün; sayısız sayfalara yazıldığı halde yine de bitmeyen bir kelime ne hisseder?

Anlam uzayında sözler kaybolmaz. Yeryüzünde kıyamet kopar, dağlar yürütülür, denizler taşar, zaman dürülüp kaldırılır. Sözler yine kaybolmaz, kendince titreşir durur.

“Bazen bir düşünce bizi alır bilmediğimiz diyarlara götürür” dedi beyaz saçlı adam, “bir yanımızla bu yolculuk hiç bitmesin isteriz, bir yanımızla dua eder dururuz bizi sonunda kendimize geri bıraksın diye!”

Google+ WhatsApp