Komplekslerimiz ve çıkmazlarımız

Komplekslerimiz ve çıkmazlarımız


Hac ibadeti İslam’ın beş şartından biridir. Haccın şartlarını taşıyan Müslümanlar bu vecibeyi yerine getirerek hayatlarına yeni bir sayfa açarlar. Zira hac körü körüne yapılan hareketlerden ibaret değildir, aksine bir arınmadır, ümmet okyanusunda bir damla olabilmektir, teslimiyetin simgesi ve manevi bir yolculuktur. Hac dünyevi hırsları, kibri, büyüklenmeci tavırları, bencilliği, kavga, şiddet ve nefreti iyileştirmek ve insanlaşabilmektir. Fakat ne yazık ki, hac ibadetini rutin hareketlerden ibaret gören bir çok kişiden şu ifadeleri işitmişimdir: “Araplar ve Afrikalılar hijyen nedir bilmezler, onlarca insanın arasında Türklerin farkı hissediliyor, hiçbir millet bizim gibi temizliğe önem vermiyor…”

Düşünün adam hac vazifesini yerine getirebilmek için onca yolu kat edip kutsal topraklara ulaşmış, fakat ne kibirden ne de faşizan duygularından arınabilmiş. Adam nefsinin esiri olmuş ve köleliğe rıza gösteriyor. Oysa hac ibadeti Müslüman’ı nefsinin kölesi olmaktan kurtarır ve özgürleştirir, kendine döndürür ve ona kim olduğunu, ne olduğunu öğretir. Fakat bunun için kişinin halis bir niyet taşıması ve hac görevini hakkıyla yerine getirmesi gerekir.

Yapılan hayrı zayi edenler

Çevrenizde bazı insanlar vardır, kendilerini adanmış addeder ve kimin ne ihtiyacı varsa orada bitiverirler. Gündemleri hep meşguldür, söze komşunun şu ihtiyacı var, kitaplarını alamayan bir öğrenciye destek olmalıyım, ihtiyaç sahibi bir kardeşimizin kirasını denkleştirmeye çalışıyorum diye başlar ve insanların yaralarına merhem olabilmenin önemine değinirler. Müslüman bir kişinin ihtiyaç sahiplerine el uzatabilmesi elbette insani bir sorumluluktur ve takdire şayandır. Ancak yaptıkları hayrı kör nefislerini tatmin edebilmek için yapan bu kişiler hoşlarına gitmeyen bir şey olduğunda yapılan iyiliği en ufak ayrıntılarına kadar gündeme taşıyarak başa kakmaya başlarlar. Öyle ki daha evvel naif ve şefkatli bir dil kullanırken aniden değişir ve muhatabı aşağılamaya ve yapılan iyilik üzerinden onu rencide etmeye başlarlar. Oysa bizlere infak etmeyi emreden dinimiz bunun nasıl yapılacağını da haber verir.

“Ey İman edenler! Allah’a, ahiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa gidermeyin. O kimsenin misali üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın kayadır, kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış onu çıplak halde bırakmıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah inkârcı topluluğuna hidayet vermez” ( Bakara-264). İslam kişiler arası ilişkilerde paylaşımı merkeze alır ancak yardımda bulunan kişinin bu konuda hassasiyet göstermesini ister. Yani yardımı gizlice yapmak ve gösterişe meyletmemek, karşı taraftan bir beklenti içine girmemek, yapılanı başa kakmamak gerekir.

İslam kültüründe iyilik ve ikram Allah için yapılır. Yapılan hayır hasenatı başa kakan kişiler ise ihtiyaç sahibine el uzatırken bir beklenti içinde olurlar. Onlar övgü ve onay elde etmek için karşı tarafı bir araç olarak görür ve yardımda bulundukları kişileri minnet altında bırakırlar. Beklentilerine ulaşamadıklarında başa kakarak niyetlerini ortaya koyan bu kişiler, zayıflar üzerinden puan kazanmaya ve varlık göstermeye çalışırlar.

Avrupalı yöneticiler bizi gerçekten kıskanıyor mu?

60 yıllık ömrünün neredeyse yarısını eğitim çalışmalarına adamış bir ablamızdır kendisi… Geçtiğimiz gün bir vesile ile görüşme fırsatı bulduk… Havadan sudan konuşurken söz döndü dolaştı siyasi meselelere geldi. Ablamız ısrarla, “Biz ülke olarak çok yol kat ettik, Avrupalı yöneticiler bizi kıskanıyor, İslam dünyasında parmakla gösterilebilecek bir ülkeyiz…” diyor ve bundan duyduğu hoşnutluğu ifade ediyordu. Ablamız sarf ettiği bu ifadelere o kadar inanmıştı ki söylenen hiçbir şey onu ikna edemiyordu.

O akşam evime geldiğimde başımı avuçlarımın arasına alıp düşündüm… Bilim, teknoloji, siyaset ve ekonomik alanda Batı’ya bağımlı olan ve halkının büyük çoğunluğu yoksullukla mücadele eden bir toplumken bu çocukça söylemin büyüsüne kapılan kardeşlerimiz acaba daldıkları rüyadan ne zaman uyanacaklardı? Yoksa ülkemizde dev fabrikalar kuruluyor, bilim ve teknolojide yol kat ediliyor da bizim haberimiz mi yok? Sahi kardeşlerimiz acaba sarf ettikleri ifadelere kendileri inanıyorlar mıydı? Sanmam, bu olsa olsa bilinçaltımızı yöneten komplekslerimizin dışa yansımadır.

Bilirsiniz insanımızın yetersizliğini, zayıflığını bastırmak için kullandıkları bazı savunma mekanizmaları vardır ki, bu mekanizmalar onların gerçeği görmelerinin önünde bir engeldir. Oysa bir insanın ya da bir toplumun hatalarını ya da eksik yanlarını görüp kendisiyle yüzleşmesi başarının şartlarındandır. Ancak bunun için komplekslerden arınmış olmak gerekir.

Google+ WhatsApp