Kolay değil

Kolay değil


Kolay değil

 

 

Yıllar önce ilk defa yurtdışına çıkışım, Suriye’ye olmuştu. 2001’in yazında, ilahiyat fakültesinin ikinci sınıfını bitirdikten sonra, hem coğrafyayı biraz daha yakından tanımak hem de Arapçamı ilerletmek için soluğu Şam’da almıştım. Huzuru, manevî iklimi, ilim halkalarının güzelliğini doyasıya hissettiğim bir zaman dilimiydi.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Şam’ın kuzeyindeki Rukneddin semti ve çevresi, vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz yerdi. Said Ramazan el Bûtî’nin cuma namazlarını kıldırdığı kendi mescidi oradaydı. Şeyh Râtib en-Nâbulsî’yi dinlediğimiz mescit hemen yakındaydı. Muhyiddîn Arabî’nin türbesi ve etrafındaki mahallede, Osmanlı atmosferini hissedebiliyorduk. Ebunnûr Külliyesi ise, tüm bunların kavşağında, yerli-yabancı binlerce öğrencinin buluşma noktasıydı. Özellikle Türkiye’den Arapça öğrenmek için gelenlerin yolu, Ebunnûr’dan mutlaka geçerdi.

Şam’a ilk gittiğim günlerde, Ebunnûr’un yakınında tezgâh açmış bir manav amcayla tanıştım. Türkiyeliydi, Türkçesi de gayet düzgündü. Yıllardır Suriye’de yaşadığını söyledi. Biraz sohbet ettikten sonra, herhangi bir ihtiyacım olursa kendisine gelebileceğimi ifade etti. Eh, ben de gurbette bir öğrenci olarak, bu yakınlıktan hem etkilenmiş hem de hoşlanmıştım.

Bir defasında beni yine manav amcamızla laflarken gören bir arkadaşım, “Sen böyle güzel güzel sohbet ediyorsun onunla ama” dedi, “o adam istihbaratın görevlisi. Buraya gelen Türk öğrencileri kontrol etmesi için, Ankara’dan göndermişler.” Anlattığına göre, ‘manav’ amcanın verdiği istihbarat sebebiyle Suriye’de sıkıntı yaşayan, hatta sınır dışı edilen çocuklar bile olmuş.

Bu uyarıdan sonra, elbette manav amcayla artık sohbeti, selam-sabahı kestim. Sırf onunla muhatap olmak durumunda kalmayayım diye, o sokağa girmeyip yolumu değiştirdiğim de çok oldu.

***

Ne zaman yurtdışına yolum düşse, özellikle de İslâm ülkelerinde, bu hatırayı sıklıkla anarım. Kurumlarımızı canla-başla çalışırken gördüğümde, Türkiye’den giden binlerce öğrencinin dünyanın dört bir tarafındaki gayretlerini izlerken, Türkiye’nin samimi atılımlarına heyecanla bakarken… “Nereden nereye?” demekten kendimi alamam.

Bir zamanlar, kendi kısıtlı imkânlarıyla yurtdışına ilim tahsiline giden gariban öğrencilerin peşine düşmekten başka iş kotaramayan istihbaratımız, artık bugün ciddi bir vizyonla bölgesel iddialar sahibiyse…

Vaktiyle, sadece dünyanın büyük başkentlerinden gelecek suflelere kulak kabartarak ve onların iznini umarak adım atmaya çalışan bir ülke, bugün artık birçok alanda devler ligine oynuyorsa…

Yurtdışındaki kadim İslâm şehirlerinde esamimiz bile okunmazken, bugün TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve diğer kurumlarımızla, yarım kalan tabloyu tamamlamaya çalışıyorsak…

Kaybedilen zamanları bir an önce telafi edebilmek için, gecemizi gündüzümüze katarak çalışırken, sözde aynı dini ve manevî dünyayı paylaştığımız bazı ‘dost’ ülkeleri bile kızdırmaya ve hasetlerinden çatlatmaya başlamışsak…

2001’in yazında Şam’da rastladığım o manav figürünü düşünüp, bugün geldiğimiz noktaya bakarak hamd etmemem imkânsız. Her insaf sahibinin de, meseleye bu açıdan baktığında aynı şeyi hissedeceğinden eminim.

***

Eksikler ve yanlışlar var mı? Elbette var. Bazı şeylerin daha iyi yapılması mümkün mü? Elbette mümkün. “Ah keşke” dediğimiz durumlar olmuyor mu? Elbette oluyor. Bazı alanlardaki atalet ve tembellik, bazen insanı çıldırtacak boyutlara ulaşmıyor mu? Elbette ulaşıyor.

Fakat toplumun ciddi bir kesiminin, sırf ideolojik sebeplerle devletin en kritik kurumlarından on yıllar boyunca uzak tutulmasından sonra, birden bire her şeyin düzgün ve kalıcı biçimde yapılıvereceğini beklemek de gerçekçi değil. Bocalayanlar olacak, şaşıranlar olacak, istismar edenler olacak, müsrifler olacak, niyeti bozanlar olacak, eline geçene ihanet edenler olacak. Ama yolun sonunda, artık bir şeylerin toparlanması gerektiği şeklindeki vicdani ses hepsine baskın çıkacak. Bugünleri bir geçiş dönemi olarak görmek, hayatın akışına göre en mantıklı olan yorum.

Eksik ve yanlış her ne ise, bunu düzeltecek olan da yine bizleriz. Okuyalım, çalışalım, kendimizi geliştirelim, derinleşelim, ufkumuzu genişletelim. Ve şikâyet ettiğimiz şeyleri düzeltecek şekilde, işi ele alacak kapasiteye ulaşalım. Bizi tutan kim, engelleyen ne?

***

Bir ülkenin, kabuğunu kırması ve on yılların birikmiş tortularını süpürüp atması kolay değildir. Belli bir ideolojik çerçeveyle oluşturulmuş ve senelerce o şekilde iş tutmuş kurumların, birkaç yıl içinde baştan aşağı değişmesi de beklenemez. Türkiye gibi gerçekten zor bir ülkede, “değişim” dediğimiz şeyin akşamdan sabaha gerçekleşecek bir durum olmadığını teslim etmek gerekiyor.

Siyaseti, ekonomiyi, dış politikayı, dinî alanı ve hayatın diğer kısımlarını değerlendirirken, yorumlarken ve eleştirirken, sormamız gereken temel bir soru var: “Ben olsaydım, nasıl davranırdım?”

Bu soruya sakince ve vicdan ölçüsünce verilecek cevaplar, eleştirilerin ve afakî yorumların birçoğunun yok olmasına, yerlerine sağlıklı bir empati duygusunun gelmesine ve böylece daha makul bir değerlendirme üslubunun yerleşmesine yardımcı olacaktır.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp