Kızılelma’ya sefer bitmez!

Kızılelma’ya sefer bitmez!


Kızılelma’ya sefer bitmez!

 

 

Meşhur müverrihimiz Âşıkpaşazâde, yüreklerinde çoktan kurdukları devleti aramak üzere Anadolu’ya gelen Kayı Aşireti’ndeki grupları sayar:

Gaziyan-ı Rum (Savaşçılar);

Ahiyan-ı Rum (Sanatçılar, hukukçular ve kültür adamları);

Abdalan-ı Rum (Dervişler, hocalar, v.s.);

Bacıyan-ı Rum (Anadolu bacıları, örgütlü kadınlar).

Kayılar, 8-9 yıl kadar Ahlat’ta kalıp devlet tefekkürünü demledikten sonra, yeniden yol tuttular.

Fakat Kayılar’ın lideri Gündüz Alp (Süleyman Şah değil) yolda vefat etti. Eski Türk geleneklerine göre, eşi Hayme Ana (Devlet Ana), komutayı aldı.

Yapması gereken ilk iş, üç yetişkin oğlu arasından birini Kayılar’ın başına geçirmekti. İşi zordu: Çünkü seçilecek liderin, aşireti devlete taşıyacak kalite ve kapasitede olması gerekiyordu.

Hayme Ana,“Ak Saçlılar Meclisi”ni topladı ve yaş sırasına göre oğullarını çağırarak tek soru sordu: “Seni aşirete bey yaparsak, bizi nereye götüreceksin?”

Sungur Tekin ile Gündoğdu yaklaşık olarak aynı cevabı verdiler:

“Geri dönelim. Moğol istilâsı sebebiyle terk etmek zorunda kaldığımız topraklarımıza kavuşalım. Eski topraklarımızda çiftçilik ve hayvancılık yapar, geçinir gideriz.” 

Ufukları çiftçilik ve hayvancılıkla sınırlıydı. Yüreğinde ulu devlet taşıyan Hayme Ana, tatmin olmadı: Ertuğrul’u çağırdı ve son bir umutla aynı soruyu sordu…

Ertuğrul’un verdiği cevap, Hayme Ana’nın özlediği cevaptı. Şöyle diyordu: 

“Anacığım, deryayı (denizi-boğazı) geçeceğiz ve devlet olacağız!”

Ertuğrul ne deniz görmüştü, ne de devlet bilirdi. Muhtemelen bunları Ahi Evran’ın ya da Ahmed Yesevi’nin göçebe dervişlerinden duyup öğrenmişti. 

Ağabeyleri “Deniz suyu tuzludur, ne insan içebilir, ne de hayvan” diyerek şiddetle itiraz ettiler: Herkes ancak ufku kadar vardır. 

Ağabeyleri itiraz edince, “Aksaçlılar Meclisi” konuyu görüştü. Maalesef onlar da ikiye bölünmüştü. Uzlaşma sağlanamadı. 

Sonuçta Ertuğrul’un ağabeyleri, aşiretin yarısından fazlasını yanlarına alarak geri döndüler (akıbetleri bilinmiyor). Ertuğrul ise peygamber müjdesi (İstanbul) istikametine yöneldi ve yüreğinin götürdüğü yere yürüdü. Yolda karşılaştığı kolaylaştırıcı hadiselerin de yardımıyla Söğüt ve Domaniç’i yurt tuttular. Zamanla Ertuğrul, Selçukluların “Ucbeyi” oldu…

Süreç işlemeye başlamıştı. 

Ertuğrul Gazi ölünce yerine oğlu Osman Bey geçti. Devletler ve milletler hayatı açısından çok kısa sayılabilecek bir zaman zarfında çevredeki Bizans kalelerini alıp kök saldı. 

Sıra Orhan Gazi’ye geldiğinde Osmanoğlu devletleşme sürecindeydi. Orhan Gazi hem Hıristiyanlar için kutsal sayılan İznik’i aldı, hem de Bursa’yı fethederek Roma’yı yüreğinden vurdu… Ardından Rumeli’ye ordu geçirerek Peygamber müjdesini (Bizans’ın fethi) gerçekleştirme yolunda büyük bir adım attı: Artık Bizans fiilen kuşatılmıştı.

Bu aynı zamanda bir “Yürek Seferi”ydi ve özünde Peygamber-i Alişan Efendimiz’in “fetih” müjdesi vardı. Maksat mal-mülk biriktirmek, şan-şöhret kazanmak değil, “Kızılelma’ya dek” gidip “Allah adını ilâ” etmekti. 

“Kızılelma”nın neresi olduğunu bilen yoktu. “Gidilmesi gereken her yer” deyip geçiyorlardı.

Afrin’e gitmek üzere tanka binmiş Mehmedciğin, “Nereye?” diye soran gazeteciye verdiği cevabı tekrar hatırlayalım:

“Kızılelma’ya!”

“Kızılelma” bugün için Afrin’dir: Yarın belki Menbiç, belki de Musul olur! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp