Kıymetsiz seçilmişler: Falaşalar

Kıymetsiz seçilmişler: Falaşalar

Ocak 1996. Tel Aviv’deki Başbakanlık Ofisi’nin önünde toplanan binlerce insan, öfkeli sloganlar atıyor ve Başbakan Peres ile görüşmek istiyorlardı. Kısa süre önce Ma’riv gazetesinde yayınlanan bir haber ve devamında Ulusal Kan Bankası’ndan yapılan

Kıymetsiz seçilmişler: Falaşalar

 

 

Kıymetsiz seçilmişler: Falaşalar

Kıymetsiz seçilmişler: Falaşalar
28 Ocak 1996. Başbakanlık Ofisi'nin önünde İsrail polisiyle çatışan Falaşalar.
Etiyopya Yahudileri tarih boyunca farklı isimlerle anılmış, ancak en bilinen isimleri
Dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler
Etiyopyalı Yahudilerin lideri Yona Bogale (Ayakta, soldan üç), ilk göçlerle İsrail'e gelen Falaşalar arasındaydı.
Arous Resort'ta çalışan MOSSAD ajanlarından Gad Shimron, tatil köyünün plajında.
Etiyopya'dan Arous Resort'a getirilen ve İsrail'e nakledilmeyi bekleyen bir anne ve çocukları.
İsrail'e getirilen Etiyopya Yahudileri, burada da kamplarda toplandı ve eğitime tabi tutuldu.
Musa Operasyonu'yla dağılan Falaşa ailelerinin bir kısmı, Yeşu Operasyonu'yla bir araya getirildi.
Süleyman Operasyonu kapsamında uçaklara doldurulan Falaşalar, direkt olarak İsrail'e nakledildiler.
Yolcu uçaklarının koltuklarını sökerek tabir-i caizse tıka basa insanla dolduran İsrailli yetkililer, farkında olmadan bir de rekora imza attılar: Bin 222 yolcu ile
70'li yılların sonunda başlayan operasyonlar 2013'e kadar devam etti.
Falaşalar, İsrail'in
Falaşa temsilcileri, 1996 yılındaki
Falaşalar, inançları ve ibadet şekilleri itibarıyla İsrail'deki Yahudilerden farklılık gösteriyorlar.
Genç Falaşaların büyük çoğunluğu İsrail ordusu ya da polis teşkilatında görev alarak kendilerini ispatlamaya çalışıyor.
12345678910111213141516
Yolcu uçaklarının koltuklarını sökerek tabir-i caizse tıka basa insanla dolduran İsrailli yetkililer, farkında olmadan bir de rekora imza attılar: Bin 222 yolcu ile "bir seferde en çok insan taşıyan uçak" rekoru.
  •  
      
 

Ocak 1996. Tel Aviv’deki Başbakanlık Ofisi’nin önünde toplanan binlerce insan, öfkeli sloganlar atıyor ve Başbakan Peres ile görüşmek istiyorlardı. Kısa süre önce Ma’riv gazetesinde yayınlanan bir haber ve devamında Ulusal Kan Bankası’ndan yapılan tatminden uzak açıklamalar, ortaya çıkan öfkenin siyasilere yönelmesine sebep olmuş ve bugüne gelinmişti. “Bizim de kanımız kırmızı ve biz de Yahudiyiz!” sloganlarından da anlaşılacağı üzere, kendilerinin ayrımcılığa tabi tutulduğunu ve İsrail’de bir “apartheid” uygulandığını iddia eden bu kalabalık grup, geçmiş 20 yıl içinde düzenlenen ve filmleri aratmayan operasyonlarla ülkeye getirilen Etiyopya Yahudilerinden başkası değildi: Falaşalar.

28 Ocak 1996. Başbakanlık Ofisi'nin önünde İsrail polisiyle çatışan Falaşalar.
28 Ocak 1996. Başbakanlık Ofisi'nin önünde İsrail polisiyle çatışan Falaşalar. Asırlar boyunca Etiyopya’nın kuzey topraklarında, oldukça muhafazakar bir yaşam sürdükten sonra 17. ve 18. yüzyıllarda dışarıyla temas etmeye başlayan ve bunun bir gerekliliği olarak içe kapanık yapılarından taviz vermek zorunda kalan Etiyopya Yahudilerinin isimlendirilmesiyle ilgili türlü kullanımlar mevcut. Vaktizamanında yaşadıkları sürgün tecrübelerinden esinle, yerel Ge’ez dilinde “Sürgün edilen” manasına gelen “Falaşa”, bugün en yaygın bilinen isimleri. Kendilerine “Beta İsraeli”, yani “İsrail’in evi” ismini daha uygun gören siyahi Yahudiler, zaman zaman “Kayla” olarak da anılmışlar. Etiyopyalı Yahudiler, hangi isimle anılırlarsa anılsınlar, uzun yıllardır Yahudi inancına göre ibadet ediyor ve yaşantılarını bu inanca göre düzenliyorlar. Ancak gerçekten Yahudi olup olmadıkları tartışması bugün bile sona ermiş değil. 
Etiyopya Yahudileri tarih boyunca farklı isimlerle anılmış, ancak en bilinen isimleri
Etiyopya Yahudileri tarih boyunca farklı isimlerle anılmış, ancak en bilinen isimleri "Falaşalar".
Falaşaların kökeni hakkında birçok rivayet olsa da onlar, kendilerini, Hz. Süleyman ve Sebe Melikesi Belkıs arsındaki evlilikten dünyaya gelen Menelik’e nispet ediyorlar. Bir diğer rivayete göreyse; Hz. Yakup’un 12 oğlundan devam eden kabilelerden 10’unun yaşadığı İsrail Krallığı’nın M.Ö. 720’de Asurlular tarafından yıkılmasıyla birlikte bu kabileler dağılmış ve kaybolmuştu. Falaşalar, Yakup’un oğullarından Dan’ın soyundan gelmekteydi ve işte bu kayıp kabilelerden birine mensuplardı. Kabile, İsrail Krallığı’nın yıkılmasıyla birlikte Habeşistan’a (Bugünkü Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Somali) göçmüş ve binlerce yıl boyunca inanç ve geleneklerini koruyarak bugüne gelmişti.

14 Mayıs 1948’de İsrail’in kuruluşunun ilan edilmesiyle birlikte başlayan tartışmalardan biri de kimlerin vatandaşlığa kabul edileceği hususuydu. Ülkenin ilk başbakanı David Ben Gurion’un imzasıyla hahambaşılara gönderilen mektuplara gelen cevaplar neticesinde hazırlanan “Geri Dönüş Yasası”, dünyanın dört bir yanındaki Yahudilere İsrail’e yerleşme hakkı tanıdı. Hahambaşılara göre Yahudi olmayan Falaşalar ise bu yasadan istifade edemediler.

Dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler
Dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler "Eve Dönüş Yasası" ile İsrail'e yerleşmiş ve vatandaşlık almıştı. Zaman içinde çok küçük gruplar halinde İsrail’e gelmeye başlasalar da vatandaşlığa kabul edilmeleri 70’li yıllara kadar mümkün olmadı. 1973 yılında Sefarad Yahudilerinin hahambaşı Ovedya Yosef’in, Falaşaların Yahudi kabul edilmesi gerektiğini dillendirmesi ve 1977’de düzenlenen genel seçimlerle Menachem Begin’in başbakanlık koltuğuna oturması, aynı dönemler Etiyopya’daki iç savaştan muzdarip Falaşalar için de yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

1974 sonbaharında patlak veren Etiyopya İç Savaşı, ülkenin kuzeyine gelip düğümlenmiş ve bölgede on binlerce insanın ölümüne sebep olmuştu. 90’lı yılların başında kuzeyde Eritre’nin kurulmasıyla sona erecek savaşın en kanlı günleri, Falaşaları da asırlardır yaşadıkları topraklardan çıkmaya zorladı. Ovedya Yosef’in “fetvası” ve hemen sonrasındaki savaş, pek çoğunu gençlerin teşkil ettiği küçük grupların İsrail’e göçünü tetikledi. Bu düzensiz göç hareketi, sayıları birkaç on bin civarında olan Falaşaların tamamıyla İsrail’e yerleşmesini sağlamak açısından oldukça etkisizdi.

Etiyopyalı Yahudilerin lideri Yona Bogale (Ayakta, soldan üç), ilk göçlerle İsrail'e gelen Falaşalar arasındaydı.
Etiyopyalı Yahudilerin lideri Yona Bogale (Ayakta, soldan üç), ilk göçlerle İsrail'e gelen Falaşalar arasındaydı. 
Aynı yıllarda, “Geri Dönüş Yasası”ndan istifade ederek dünyanın dört bir yanından gelip İsrail’e yerleşen Yahudiler arasında da bir takım problemler vardı. Ülkede bir “kast sistemi” olduğu iddiaları ayyuka çıkmış, ülkenin kurucu kadrosunu oluşturan Aşkenaz (Doğu Avrupa) Yahudileri ile Sefarad (İspanya) ve Mizrahi (Doğu ve Arap coğrafyası) Yahudileri arasındaki gerilim gözle görülür hale gelmişti. Toplumun bu kesimleri arasındaki gerilimi düşürmek için izlenen yol haritasının önemli unsurlarından biri de hiç şüphesiz Etiyopya Yahudileri oldu. 70’li yılların sonu itibarıyla İsrail, hem Falaşaları içinde bulundukları durumdan kurtaracak hem de ülkedeki sosyolojiyi rahatlatacak bir süreci başlattı.

Devlet eliyle tertip edilen ilk Falaşa göçü 70’lerin sonunda başlatıldı ve yıllara yayılan bu operasyon MOSSAD ajanları tarafından büyük bir gizlilikle yürütüldü. Sudan’ın Kızıldeniz kıyısındaki şehri Port Sudan yakınlarında atıl durumdaki bir tatil köyü, İsveçli yatırımcı kılığındaki ajanlar tarafından 320 bin dolar karşılığında kiralandı. 1972’de Sudan Turizm Ajansı tarafından yaptırılan ancak elektrik ve sudan mahrum kalan tesis, kesenin ağzını açan “İsveçli yatırımcılar” sayesinde ihya oldu. 

Arous Resort'ta çalışan MOSSAD ajanlarından Gad Shimron, tatil köyünün plajında.
Arous Resort'ta çalışan MOSSAD ajanlarından Gad Shimron, tatil köyünün plajında.

Altyapı eksikleri giderilen tatil köyü 15 bungalov eviyle hizmet vermeye başladı. Zaman içinde tesise gidip gelenler arasında Mısır ordu yetkilileri, İngiliz SAS komandoları gibi askeri kaynaklı isimler olmasına rağmen, operasyon deşifre olmadı. Temizlik ve mutfak işlerinde de kadın ajanların çalıştırıldığı “Arous Resort” 1984’e kadar varlığını sürdürdü ve yıllar içinde Etiyopya’dan çıkarılan yaklaşık 7 bin Falaşa bu gizli istasyon üzerinden İsrail’e nakledildi.

Etiyopya'dan Arous Resort'a getirilen ve İsrail'e nakledilmeyi bekleyen bir anne ve çocukları.
Etiyopya'dan Arous Resort'a getirilen ve İsrail'e nakledilmeyi bekleyen bir anne ve çocukları.
Kasım 1984’e gelindiğinde, Arous Resort’un ifşa olması ve göç hareketinin oldukça sınırlı sayıda kalmasından mülhem, farklı bir yöntem devreye sokuldu. İsrail, Sudan hükümetiyle anlaşma yoluna gitti ve işin içine CIA ve ABD’nin Hartum Büyükelçiliği de dahil edildi. Devam eden iç savaş sebebiyle binlerce Etiyopyalı, ülkelerini terk ederek Sudan’daki mülteci kamplarına sığınmışlardı. İsrailli yetkililerin gayesi ise farklı inançlara mensup binlerce insan arasından Yahudi olanları seçerek ülkeye getirmekti. Plan, mülteci akını karşısında çaresiz kalan Sudan hükümeti için de oldukça makuldü ve yine gizlice yürütülen görüşmeler neticesinde 21 Kasım 1984’te düğmeye basıldı: Musa Operasyonu.

Mülteci kamplarındaki Etiyopyalılar arasından seçilen Falaşalar, 1985’in ilk günlerine değin devam eden Musa Operasyonu’yla İsrail’e getirildi. Yedi hafta boyunca 30 sefer düzenleyen ve dikkat çekmemek adına Brüksel aktarmalı olarak Tel Aviv’e inen Trans Avrupa Havayolları’na (TEA) ait uçakların her biri, 200’ün üzerinde Falaşa taşıdı. Seferler, operasyonun yavaş yavaş deşifre olması ve Sudan’ın Arap ülkelerinden baskı görmeye başlamasıyla, 5 Ocak 1985’te sona erdiğinde yaklaşık 8 bin Etiyopya Yahudisi “kurtarılmıştı”.

İsrail'e getirilen Etiyopya Yahudileri, burada da kamplarda toplandı ve eğitime tabi tutuldu.
İsrail'e getirilen Etiyopya Yahudileri, burada da kamplarda toplandı ve eğitime tabi tutuldu.
İsrail, planını adım adım işletiyor ve Yahudi olduklarını kabul etmek zorunda kaldığı Falaşaları ülkeye taşıyordu. Aşkenaz, Seferad ve Mizrahi Yahudileri arasındaki adı konulmamış sınıf farkını, bu yeni vatandaşları sayesinde ortadan kaldırmayı ve olası bir iç tehdidi bertaraf etmeyi hedefleyen İsrail, kısa sürede binlere varan “ucuz iş gücü”ne sahip olmuştu, ancak henüz yeterli sayıya ulaşılmamıştı. Savaştan kaçmak ve Kudüs’e kavuşarak binlerce yıllık hayallerini gerçekleştirmek hevesiyle yollara düşen Falaşalar içinse işler o kadar da yolunda gitmiyordu. Çıktıkları göç yolunda binlercesi ölmüş, İsrail’e varmayı başaranlarsa ailelerinden uzak düşmüşlerdi. Muhatap oldukları devletin seküler yapısı ve bu yapının yüzyıllardır taviz vermedikleri inançlarına tehdit oluşturacağı da hiç hesap etmedikleri tehlikelerdendi.

Kısa süre sonra, daha küçük çaplı bir operasyon için harekete geçildi. Musa Operasyonu’yla ülkeye getirilen Falaşalar arasında bulunan çocukların büyük kısmının ailelerini de içine alan bu yeni operasyona “Yeşu” adı verildi. ABD Senatosu’nun 100 üyesinin tamamının imzasıyla dönemin başkanı Ronald Reagan’a iletilen bir mektup, Falaşaları İsrail’e taşımak için düzenlenen operasyonların devam etmesini salık veriyordu. Reagan’ın talimatıyla harekete geçen Başkan Yardımcısı George H.W. Bush (Baba Bush), Yeşu Operasyonu’na dair süreci başlattı. 22 Mart 1985’te havalanan Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait 6 uçağın hedefinde Sudan-Etiyopya sınırı yakınlarındaki El Gadarif şehri vardı. Birkaç saat süren hareketlilik son bulduğunda 6 uçak da görevini başarıyla tamamlamış ve 600 civarında Falaşa’yla birlikte, İsrail’in kuzeyindeki Uvda Hava Üssü’ne inmişlerdi.

Musa Operasyonu'yla dağılan Falaşa ailelerinin bir kısmı, Yeşu Operasyonu'yla bir araya getirildi.
Musa Operasyonu'yla dağılan Falaşa ailelerinin bir kısmı, Yeşu Operasyonu'yla bir araya getirildi.

Arap ülkeleri başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun tepkisini çeken operasyonlara ara verildi. Kendi çabalarıyla ülkeye gelen küçük gruplar haricinde, birkaç yıl boyunca ara verilen Falaşa transferi, 90’lı yıllarında başında yeniden gündeme geldi. 1991 yılında, Etiyopya’daki askeri rejimle Eritre ve Tigrinya Asileri arasındaki çatışmalar şiddetlendi. Devlet Başkanı Mengitsu Haile Mariam’ın koltuğunun sallanması ülkedeki kaosu körükleyince, Falaşalarla ilgili endişeler dillendirilmeye başlandı. Dünya genelindeki bazı Yahudi örgütlerinin baskılarıyla harekete geçen İsrail, yeni bir operasyonu gündemine aldı: Süleyman Operasyonu.

Süleyman Operasyonu kapsamında uçaklara doldurulan Falaşalar, direkt olarak İsrail'e nakledildiler.
Süleyman Operasyonu kapsamında uçaklara doldurulan Falaşalar, direkt olarak İsrail'e nakledildiler.
İsrailli yetkililer ve Amerikalı diplomatlar, süreci kolaylaştırmak için Etiyopya hükümetiyle iletişime geçtiler. Devlet Başkanı Mengitsu, yalnızca kendisine silah desteği sağlanması karşılığında bu operasyona izin vereceğini bildirdi. ABD Başkanı Bush’un özel yetkili temsilcisi sıfatıyla bölgeye gelerek Etiyopya hükümetiyle masaya oturan Rudy Boschwitz’in öncülük ettiği müzakereler neticesinde Süleyman Operasyonu için elverişli koşullar oluşturuldu. Bu kez aktarma vesaireyle uğraşılmayacak, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’dan kalkan uçaklar direkt İsrail’e ineceklerdi. 24 Mayıs 1991’de başlayan operasyonda kargo uçaklarının yanı sıra koltukları sökülüp çıkarılan yolcu uçakları da kullanıldı. Yalnızca 36 saat süren ve aralıksız yapılan 35 seferle tamamlanan Süleyman Operasyonu sona erdiğinde, 14 bin 325 Falaşa daha, “arz-ı mev’ud”larına kavuşmuşlardı
Yolcu uçaklarının koltuklarını sökerek tabir-i caizse tıka basa insanla dolduran İsrailli yetkililer, farkında olmadan bir de rekora imza attılar: Bin 222 yolcu ile
Yolcu uçaklarının koltuklarını sökerek tabir-i caizse tıka basa insanla dolduran İsrailli yetkililer, farkında olmadan bir de rekora imza attılar: Bin 222 yolcu ile "bir seferde en çok insan taşıyan uçak" rekoru.

15 yıla yakın sürede Etiyopya Yahudilerinin çok büyük bir kısmı, yüzlerce yıldır yaşadıkları toprakları geride bırakmış ve İsrail’e yerleşmişlerdi. Geriye kalan az sayıda Falaşa’nın da ülkeye getirilmesi, sonraki bin yılın başlarını buldu ve 2013 yılına gelindiğinde süreç ancak tamamlandı. İnançları gereği Kudüs’e kavuşma hayaliyle yaşayan Falaşalar, bir bakıma bu hayallerini gerçekleştirmişlerdi. İsrail ise kendi içindeki sınıf farklarını, mevcut tüm sınıfların birden altında, siyahi Yahudilerden teşkil yeni bir topluluk oluşturarak çözmüş gibi görünüyordu.

70'li yılların sonunda başlayan operasyonlar 2013'e kadar devam etti.
70'li yılların sonunda başlayan operasyonlar 2013'e kadar devam etti.

İsrail’e getirilen Falaşalar, “başıboş” bırakılmadı. Öncelikli olarak kamplara yerleştirilerek İbranice öğrenmeye mecbur bırakıldılar. Yaklaşık iki yıl devam eden kamp sürecinden sonraysa başka bir zorunlu göç hikayesinin içinde buldular kendilerini; ancak bu kez bambaşka bir roldeydiler. İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal ve yağma politikalarının vücuda gelmiş hali olarak yükselen yerleşim yerleri, yeni bir “yuva” olarak Falaşalara tahsis edilmeye başlandı. İsrail, yine bir taşla birkaç kuş vurmanın hesaplarını yapıyordu: Resmiyette görünenin aksine, Etiyopya Yahudilerinin “Gerçek Yahudi” olduklarına tam manasıyla ikna olmayan devlet, onları bir şekilde kendisinden uzak tutmayı başaracak ve Filistinlilerle kendisi arasında bir tampon olarak kullanacaktı.

Falaşalar, İsrail'in
Falaşalar, İsrail'in "yeni yerleşim yerleri" politikasının önemli bir parçası durumunda.

İlk kez 1996 yılında patlak veren “kan skandalı”, Falaşalara karşı devlet eliyle bir ayrımcılık güdüldüğünü gözler önüne serdi. Ma’riv gazetesinin imza attığı haberler, İsrail Ulusal Kan Bankası’nın, siyahi Yahudilere ait kanları çöpe attığını tüm ülkeye duyurdu. Bunun üzerine sokaklara dökülen on binlerce Falaşa, HIV virüsü ambalajlı açıklamalardan tatmin olmayınca Tel Aviv’deki Başbakanlık Ofisi’nin yolunu tuttu. “İzahat” isteyen isyancıların temsilcileri, dönemin İsrail Başbakanı Şimon Peres’le görüşme imkanı buldu ve görüşme sonrasında Peres’in yaptığı özür açıklamasıyla sular durulsa da, geçen zaman, Falaşalara karşı tutumu ve maruz kaldıkları aşağılanmayı pek değiştirmedi; zira benzer bir skandal 2006 yılında yeniden yaşandı.

Falaşa temsilcileri, 1996 yılındaki
Falaşa temsilcileri, 1996 yılındaki "kan skandalı"nın ardından Başbakan Şimon Peres'le görüşmüş ve Peres, görüşme sonrasında özür açıklaması yapmıştı.

Sosyal hayatta pek çok ayrımcılığa tabi tutulan Falaşalar en büyük problemleriyse inançları noktasında yaşıyorlar. Yüzyıllar boyunca dini sistemlerini korumayı başaran topluluğun, İsrail’e gelirken hesap etmediği şeylerden biri de seküler bir devletle karşılaşacaklarıydı. İsrail’deki Yahudilerden çok daha farklı ibadet ve uygulamalara sahip Falaşaların bir apartman dairesinde oturmaları dahi inançlarını zedeleyecek bir durumdu. Kendi dinlerinden olmayan birine dokunduklarında kirleneceklerine inanan Falaşalar, ilk başlarda beyaz Yahudilere karşı da bu tavrı sürdürdüler. Yine Süleyman Mabedi ayakta olmadığı için kurban kesmeyen beyaz Yahudilerin aksine bu ibadetlerini yerine getirmeleri, toplumsal yaşantı açısından bir problemdi.

Falaşalar, inançları ve ibadet şekilleri itibarıyla İsrail'deki Yahudilerden farklılık gösteriyorlar.
Falaşalar, inançları ve ibadet şekilleri itibarıyla İsrail'deki Yahudilerden farklılık gösteriyorlar.

Cenaze merasimleri, dini bayramlardaki ritüelleri, doğum yapan ya da hastalanan kadınların bir süreliğine toplumdan izole yaşamaya mecbur edilmesi ve inançları gereği genellikle su kenarlarında yaşamak istemeleri gibi daha pek çok sorun, yeni yetişen nesillerin “asimile olmasıyla” ortadan kalkacak gibi görünüyor. Ancak gelinen noktada kendilerinden ödün vermek zorunda kaldıklarını ve “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olduklarını” düşünen Falaşaların sayısı da az değil.

Günümüzde nüfusları 150 bine yaklaşan Falaşalara dair problemler, kanları ya da inançlarıyla sınırlı değil. İsrail’e “minnet borçlu olan” Falaşaların toplumun en alt tabakasını oluşturmasında ve beyaz Yahudilerden çok daha ucuza çalışmasında bir beis görülmüyor. Hiçbir zaman ilam edilmeyecek maluma göre, genellikle çöpçülük, inşaat işçiliği gibi beden gücüne dayalı işlerde çalışabiliyor ve belirli standartların üstünde bir hayata sahip olamıyorlar.

Genç Falaşaların büyük çoğunluğu İsrail ordusu ya da polis teşkilatında görev alarak kendilerini ispatlamaya çalışıyor.

Genç Falaşaların büyük çoğunluğu İsrail ordusu ya da polis teşkilatında görev alarak kendilerini ispatlamaya çalışıyor.

Yahudiliklerini ve İsrail’e bağlılıklarını ispat etmek isteyenleri içinse güvenlik gücü olarak istihdam edilmenin yolu açık. Nüfuslarının büyük kısmı işsizlikle boğuşan siyahi Yahudilerin birçoğu İsrail ordusu ya da emniyet teşkilatında görev alıyor. Falaşalar, vaktiyle ırkçılıktan çok çekmiş bir millet tarafından kendilerine reva görülen tüm bu aşağılanmayı bir şekilde bastırmak ve “seçilmişlerin en seçilmişi” beyaz Yahudilere yaranmak gayretiyle yaşamlarını sürdürüyorlar.

mecra

Google+ WhatsApp