Kitap-kültür konuşan yok!

Kitap-kültür konuşan yok!


Kitap-kültür konuşan yok!

 

 

Rabbimizin ilk emri “İkra!” (Oku!)

Bu bilinçle yaşayan eskilerimiz kâğıda “nimet” muamelesi yapar, yerde buldukları kâğıt parçalarını hürmetle toplar, ayak basılmayan yüksekçe yerlere kaldırırlardı.

Yalova’da kâğıt imalathanesi kurulduktan sonra Yalova’ya karşı bacaklarını uzatıp oturmaz, karyolaların ayak kısmını Yalova istikametine çevirmezlerdi.

Dedik ya, kâğıda “nimet” muamelesi yaparlardı: Çünkü ilmin yaygınlaşması kâğıtla olurdu…

Kur’an, hadis kâğıda yazılır, kâğıt “kitab”a dönüşür, her türlü ilmi ve irfani mübahaseler kâğıt üstünden gerçekleştirilirdi. 

Matbaa gelmeden önce de bu ülkede kitap yazılır, kitap okunurdu. Büyük camilerin revakları arasında mekân tutan hattatlar, kopyalanması istenen kitabı aralarında paylaşır, kimi namaz kılıp çıkana kadar sahibine teslim ederlerdi. Usta hattatlar matbaa gibi çalışırlardı.

Osmanlı’da okuma-yazma oranının çok düşük olduğu, bu yüzden “Harf İnkılâbı”yapıldığı iddiası, bir şehir efsanesinden ibarettir! Osmanlı asırlarında da “mektepler” vardı. Bunun dışında camiler, tekkeler, zaviyeler, dergâhlar “mektep” vazifesi görür, çocuklara Kur’an okumayı öğretirlerdi. Kur’an okuyamayan Müslüman yok denecek kadar azdı. Mektep alfabesiyle Kur’an alfabesi aynı olduğu için de Osmanlı insanının büyük ekseriyeti “okur”du... 

İlme, irfana, kitaba, kütüphaneye büyük önem verilirdi. Her şehirde ve her büyük camiin yanında mutlaka bir kütüphane vardı. Bayramda-seyranda akrabalar ve komşular birbirlerine kitap armağan ederlerdi (meselâ, Sultan IV. Mehmed, iki şehzadesine Edirne’de yaptığı düğünde getirilen hediyeler arasında kitaplar önemli bir yer tutmuştur). 

Sultan II. Murad, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman büyük kütüphanelere sahiptiler. Yavuz Sultan Selim okumaya o kadar meraklıydı ki, kurduğu seyyar kütüphaneyi savaşa giderken bile yanında götürürdü.Okumaktan gözleri bozulmuş, gözlük takmaya mecbur olmuştu. 

Sultan III. Ahmed’in, ülkesine getirdiği matbaada millete faydalı eserler basılmasına ilişkin Temmuz 1727 tarihli şöyle bir fermanı var…

“…kıyamet gününe kadar bütün Müslümanların hayır dualarının celbine vesile olmak için fıkıh, tefsir, hadis-i şerif ve kelam kitaplarından başka kâmus(sözlük), tarih, tıp, hikmet ve hey’et ile buna bağlı coğrafya ve mesalik kitaplarının basılması… Mezkür kitapların çoğaltılmasına tam bir ciddiyet ve gayretle çalışıp ve bu sanat ile meydana gelen doğru kitap olmak üzere, ziyade ihtimam ve zapt ile hatalı çıkmasından gayet sakınasınız ve şöyle bilesiniz…” (Fievasıt-ı Zilka’de 1139).

Talât Paşa’nın sadrazamlığı döneminde, Paşa’nın da bulunduğu bir toplantıya Millet Kütüphanesi Hafız-ı Kütüb’ü (müdürü) Ali Emiri Efendi’yi de dâvet etmişlerdi. 

Sohbet esnasında, Talât Paşa’nın son derece yüzeysel değerlendirmeleri karşısında Ali Emiri Efendi, celâllendi. Kendini daha fazla tutamayarak, sordu: 

“Paşa, kaç cilt kitabınız var?” 

Sadrazam konunun nereye varacağını kestiremedi, ama cevap verdi:

“Otuz-kırk civarında kitabım var. Neden sordunuz?” 

Ali Emiri Efendi gürül gürül gürledi:

“Âlim olmayan biri, milletin ve devletin meselelerini çözemez. Kitabı olmayandan sadrazam filan olmaz! Siz bu millete ne verebilirsiniz?”

Bakanlarımızın, özellikle de kültür bakanlarımızın kaç kitapları olduğunu, onlardan kaçta kaçını okuduklarını hep merak etmişimdir. 

Bir merakım da şu: Okuyan milletten seyreden millete nasıl dönüştük? 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp