Kır çiçeği

Kır çiçeği


Kır çiçeği

 

Kelimelere meraklı oluşumuz hayata meraklı oluşumuzla ilgili olmalı... Hayatı merak edişimiz de herhalde insanları merak edişimizden... İnsanın bakışlarını kendinden ötesine çevirmesi, meselenin özünde, kavrayışını kendi sınırlarının ötesine doğru genişletme arzusundan kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


İnsan kendini çevreleyen bir hayatla bütünleyebiliyor, anlamlandırabiliyor varlığını çünkü. Tek başımıza çok şeyiz elbette ama her şey değiliz, olamayız. Bizi kuşatan hayatı, hayatları bilmemiz, anlamaya gayret etmemiz gerekiyor. Meraklarımız bizi küçük gerçekliğimizden alıp daha büyük bir gerçekliğe, her şeye adını koyan bütünlüklü bir kompozisyona taşıyor. Kendi başımıza belki rengarenk bir kır çiçeğiyiz, ama hikaye elbette bu kadar değil... Rüzgarın otlarını savurduğu rengarenk bir kırdaki rengarenk bir kır çiçeğiyiz. Bu manzara, hiç şüphe yok ki kır çiçeğini de daha büyüten, zenginleştiren, renklendiren, ona güzellik katan ve anlam katan bir manzara... İnsana ve hayata dair meraklarından anlamlara, oradan o anlamları ifade eden kelimelere ulaşanlar, eserleriyle bu büyük serüvenin kaydını tuttular, estetiğini ürettiler. Sadece Van Gogh gelmesin aklınıza; bu manzara her sanatçının elinde, zihninde, kalbinde başka bir kıvam, lisan, üslup, musiki, güzellik, incelik ve derinlik kazanarak gün yüzüne çıkmış, hayat bulmuştur.

“Eskiden yazardım. İhtiyar bir adam olmadan önce. Oldukça ünlüydüm de. Sonra baktım, altmış sekiz küsur yılı yazı yazarak tüketmek olanaksız. Garsonluk yapıyorum işte. Geleneksel şenlikte palyaço kılığında olacağım. Kalın lütfen. Size de bir kılık ayarlarız. Bir ömre tek yaşamın az geldiğini bilirsiniz, siz yazarsınız” diyor ‘Yaza Yolculuk’ kitabında Tomris Uyar.

Şahit olduğumuz, parçası olduğumuz, ucuna köşesine iliştiğimiz, uzaktan seyrine daldığımız bütün hayatlar biraz da bizim hayatımız sayılmaz mı? Yaşanmış ve bizim de farkında olduğumuz her şeyden bizim de payımıza bir şeyler düşmez mi? Ne kadar içine kapanırsa kapansın, kimin hayatı sadece kendisinde başlayıp bitiyor? İçine kapananların hayallerini kıran şey bile dışlarındaki dünya değil mi? Olan bitenin sadece sessiz bir şahidi değil, bir parçasıyız da aynı zamanda. Yaşananlara ayak uydurabilelim ya da uyduramayalım! Bizi hamur gibi yoğuruyor, şekillendiriyor, kendi içinde bir anlama zorluyor/kavuşturuyor hayat!

“Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak veya o insanı sevmektir. Bir tebessüm, bir bakış, bir omuz yüzünden aşık oluruz. Bu kadarı yeterlidir; sonra, umut veya hüzün dolu uzun saatler boyunca, bir insanı imal eder, bir kişilik yaratırız. Ve ardından, aşık olduğumuz kişiyle görüştüğümüzde, karşımıza ne kadar acımasız gerçekler çıkarsa çıksın, o bakışın, o omzun sahibinden, bu iyi yürekli mizacı, bizi seven kadın kişiliğini bir türlü ayıramayız; gençliğinden beri tanıdığımız bir insan yaşlandığında, gençliğini ondan ayıramayışımız gibi” diye yazmış Marcel Proust, ‘Albertine Kayıp’ isimli kitabında.

Bir de şunu düşünün; defalarca denediği halde bir türlü finalini yapamayan bir hikaye ne hisseder?

“Bazı şeyleri hiç aklım almıyor” dedi ayaktaki. “Çünkü bazı şeyler aklınla değil kalbinle ilgili” dedi diğeri.

Bir kanepenin iki ucunda sessizce oturuyorlardı ve hayat beyaz bir kedi gibi aralarında kıvrılıp derin bir uykuya dalmıştı.

 

YENİ ŞAFAK

Google+ WhatsApp