Kâinat Kur’an, insan âyet…

Kâinat Kur’an, insan âyet…


Kâinat Kur’an, insan âyet…

 

 

“İndi Kur’an âyet âyet beyyinat/ Zahir oldu nice türlü hakikat diyor, Yunus emre muhteşem eseri Mevlit’de…

Kur’an’daki insanı ayet ayet okumak lâzım…

İyice anlamalı ki, insanın kudsiyeti “ete kemiğe bürünmüş” olması mı, yoksa “Ahsen-i Takvim” üzere yaratılması mı?..

İnsanı kavramadan insan hak ve hürriyetlerini kavramak mümkün değil.

Osmanlı’da sistemin özü “insan” olduğu için, farklı inançlar devlet tarafından da müsamaha ile karşılanmış, her dinden, her ırktan insana “özgürce yaşama”hakkı tanınmıştır.

Osmanlı yaşam biçiminin kaynağı kuşkusuz Kur’an’dır. Devlet dâhil, Müslüman hayatlar bu esas çerçeveye oturmuştur.

Bu yüzden her başlangıçlarda “bismillah”, her sonuçta “elhamdülillah” vardır: İkisinin arası ise “tefekkür” ve “tezekkür”dür…

Misal: Her niyet “Evelallah” diye açıklanır…

Onay ve kabuller “Eyvallah” diye yapılır…

Her türlü güzelliğe “Maşallah” denerek yaklaşılır…

Temenniler “İnşallah” diye ifade edilir…

Her adım, “Tevekkeltü Alellah” diye atılır…

Kızgınlıklar, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh…” diye aşılır…

Hayretler, “Hay Allah!”, “Allah Allah” ya da “Lailahe illallah” diye dillendirilir…

Hayret derinleşince, “Fesübhanallâh!” çekilir…

Haksızlığa uğrandığında, “Hasbünallâh!..” denilerek “Bana Allah yeter” mesajı verilir…

“Neuzubillah!” ile Allah’a sığınılır…

İki kişi karşılaştığında birbirlerine selam vermekte âdeta yarışırlar. Burada da belirleyici unsur, Peygamber-i Âlişan’ın “Selâmı yayınız” buyruğudur. 

Bu bir rahmet sunumudur ve kalpleri düğümler (“günaydın”da, “tünaydın”da böyle bir özellik var mı?)…

Ayrılıklarda kişi en emin olana, yani “Allah’a emanet” edilir. (Bunun yerine “esen kal”ı ya da “bay bay”ı uyduranların amacı, Allah’lı hayatı seküler hayata dönüştürmek olmasın!)

Bir ailede ölüm vuku bulduğunda taziyeye gidilir ve ölene “rahmet” dilenir, cennet dilenir, “Peygamber şefaati” dilenir…

Taziyelerin içinde de dua vardır. “Başınız sağolsun” türünden bomboş ifadeler kullanılmaz.

Kısacası Osmanlı’nın hayatı “zikir ve dua kokulu”dur.

Osmanlı’nın hayat tarzını inceleyen Fransız seyyah M. de Thevenot, şunları yazıyor: 

“Osmanlılar, çok dindar, çok insancıl, şefkat ve merhamet sahibidirler. Gönülleri dîn gayreti ile doludur. İslâmiyeti bütün cihana yaymayı kendilerine görev bilirler. Birbirleriyle vuruşup dövüşmezler… Bizde sıkça rastlanan düello, onlarda âdetâ bir meçhuldür. Bunun sebebi de çok sevip candan bağlı oldukları dinin, içki ve kumar gibi iki büyük kötülük ve düşmanlık kaynağını kurutan hâkimane siyasetidir.” 

Bu özelliklerimizi yeniden kazanmanın bir yolunu bulmamız lâzım…

İnsanımızı ruhen büyütemezsek, devletimizi büyütemeyiz! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp