Kimyasal…

Kimyasal…


Kimyasal…

 

 

Siyâsal kararların dâima bir meşrûiyet meselesi vardır. Bu, sâdece modern dünyâda değil, târihte tekmil böyledir. Siyâseten en acımasız, en kabûl edilemez kararları da alabilirsiniz. Ama bunları bir şekilde meşrû kılmak mecbûriyetindesinizdir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Aslında “siyâset “ile “meşrûiyet” arasındaki ilişki, nihâyetinde “reelpolitik” ile “morâlpolitik” arasındaki ilişkidir. Reelpolitik, terimin kendisinden de kolayca anlaşılabileceği üzere, “çıkar” ve “güç” gibi kavramlarla eşleşir; bizâtihî olarak herhangi bir değer ile değil. Eğer düz reelpolitikte ısrar edilirse, bunun tutunum ihtimâli, dolayısıyla da ömrü fazla olmayacaktır. Eğer reelpolitiğe moralpolitik çağrışımlar yapacak bir söylemle katkı yapılabilirse, bunun hayâta geçmesi ve hegemonik bir etki doğurması, daha mümkün hâle gelir. Meşrûiyeti, bir nev’i yumuşatıcı gibi de düşünebiliriz.

Geleneksel dünyâda da teb’anın rızâsı mühimdi. Ama teb’anın toplumsala tahvil edildiği modern dünyâda rızâ sağlamak, çok daha kritik bir hâle geldi. Aslında belki de teb’anın topluma dönüşmesi, rızâ sağlamanın ertelenebilir, ötelenebilir ve dolaylanabilir olmaktan çıkmasını ifâde eder. Bunun ardında da, modern demografik târihin dönüşümleri ve bunların işbölümündeki karşılıkları yattığını biliyoruz.

Modern siyâsal kararların meşrûiyetini sağlamak, geleneksel dünyâlarda olduğundan çok daha karmaşık olduğu da âşikârdır. Belki de geleneksel dünyâlarda sâdece inandırmak yeterliydi. Bana öyle geliyor ki modern dünyâda insanları iknâ etmek, onları bir şeyin doğruluğuna inandırmak için bâzı temel duyguları ayrıca yönetmek; hâsılı bir duygu mühendisliğini başarmak gerekiyor. Bunun akıl ile izâh edilebilir bir tarafı yok. Kanaâtimce ilişkiler, “siyâsal akıl” ile” toplumsal akıl” arasında değil, “siyâsal akıl” ile “toplumsal duygular” arasında kuruluyor. Meşrûiyet ise siyâsal aklın toplumsal duygularla eşlenmesini, uyumlulaştırılmasını ifâde ediyor.

“Akıl” ve “duygu” temelinde kurulan ilişkilerin eşitlikçi olabileceğinden şüphelerim olduğunu hemen kaydetmeliyim. Toplumsal-kültürel düzlemde paternalizmi çözen çok sayıda gelişmeyi gözlemlesem de; müesses dünyâ ile toplum arasındaki ilişkilerin halâ paternalizmin çeşitlemeleri olarak kaldığını düşünüyorum. Toplumlar olgunlaşmıyor. Toplumlar, ne kadar eğitseniz, donatsanız da ana gövde olarak çocuk kalıyor. Kamuoylarını akıl değil, kolay yönetilebilir duygular şekillendiriyor. Onun için de kamuoyları çoğu defâ zannedildiği üzere “oluşmuyor”, “oluşturuluyor”. Üstelik bunun 19. asırdan 20. asra; 20. asırdan 21. asra daha da kolaylaştığını düşünüyorum.

19. asrın zaman ruhunda, hiç değilse kendi tarzında olgunlaşmak, yerleşik akıllarla rekâbet etmek ve kendi aklının sâhibi olmak iddiası vardı. 20. Asrın yegâne ideali olan “emeklilik ideali” bunu iğdiş etti, dondurdu. 21. asır ise “çocukluğa dönüşün kutsandığı” bir kültürel zaman olarak şekillendi. “Toplumsal” çocuklaşınca, onu yönetmek, meşrûiyet sağlamak her zaman olduğundan daha kolay hâle geldi. Eskiden ağır propaganda teknikleri geliştirmek zorundaydı iktidârlar. Şimdi bunlara hiç gerek yok. Çocuklara hâkim olmanın en kestirme yolu onları tedirgin etmek ve korkutmaktır. Tedirgin edilmiş ve korkutulmuş çocuk kamuoyları ise en kolay yönetilebilir kamuoylarıdır. Müesses nizamlarla terör örgütleri arasında, her zaman olduğundan daha da derinleşen ilişkiler de bunun göstergesidir. Artık yönetmek için bölmek bile gerekmiyor. Bunun, öznesi belli olan kötülemekle, şeytânîleştirmekle olan alâkası da azaldı. Öznesi belli-belirsiz olan, çoğu defâ şimşek misâli zihinlerde çakıp kaybolan bir kaç imgeden-simgeden mürekkep bir kaynaktan türetiliyor korku. Sâdece yaklaşan ve görülmesi zor bir tehlike ile tedirgin et, korkut ve yönet… Fantomalar… Çocuklar somut düşünür. Somut olmayandan ise korkar, değil mi?

Özellikle yaygın orta sınıf tedirginliklerini tetiklemek için kimyasal tehlike biçilmiş bir kaftan… Gaz formunda bir tehlike… Yine fantoma… Ansızın güvenli hayâtların duvarlarını delip geçebilecek görünmezlikte... Yasaklanmış, lânetlenmiş silâhlar… Onu kullanan yandı… Büyük bir insanlık suçu… Tabiî ki öyledir… İyi ama onca başka ve çok daha ölümcül silâhlar fütursuzca kullanılmıyor mu? Olsun... Kimyâsal silâhlar bir yana, gayrısı diğer yana… Çocuk kandırmak ne kadar kolay…

Daha tuhaf olan ise; en gelişmiş, en akıllı, en ilerlemiş, en eğitimli olduğunu sandığımız modern toplumların kamuoylarında tezâhür eden kırılganlık. Ne kadar kolay kanıyorlar! Irak’a bu suçlamayla girildi. 1 milyon insan öldü. Sonradan anlaşıldı ki, meğer Saddam’ın kimyasal silâhı yokmuş... Tony Blair, yüzünden bir lâhza eksik olmayan o plâstik sırıtışıyla özür dilemişti. Sanki ölenler geri gelecekmiş gibi... Şu aralar dikkât; Rusya, son casus skandalında gaz kullanmakla suçlandı. Şimdi de Esad rejimini hedefe koydular. Onlar olağan şüpheliler… Yapabilirler mi? Evet… Yaptılar mı? Bilmiyoruz. Ama hava kirliliği, sera gazı salınımları gibi kötü çağrışımlara sâhip, maddenin gaz formu konusunda çok hassas olan temizlik hastası, hıfzıssıhha müptelâsı Batılı kamuoyları, kimyasal silâh kullanımı haberleri karşısında tedirgin oldu ve vaziyet almaya başladı…

Hamiş: Gidişât yaman…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp