KİMDİR EMPERYALİSTLER? -III-

KİMDİR EMPERYALİSTLER? -III-

Görsellerden anlaşılacağı üzere Apple’dan Microsoft’a, Facebook’tan Amazon’a ve oradan MasterCard’a kadar dünyanın belli başlı marka değerine sahip tam 4914 şirketinin hissedarı konumundaki BlackRockİnc. firmasının yüzde

KİMDİR EMPERYALİSTLER? -III-

 

BlackRockİnc.’in, ABD Borsası Nasdaq verilerine göre hisse yapısı aşağıdaki gibidir:

Görsellerden anlaşılacağı üzereApple’dan Microsoft’a, Facebook’tan Amazon’a ve oradan MasterCard’a kadar dünyanın belli başlı marka değerine sahip tam 4914 şirketinin hissedarı konumundaki Black Rockİnc. firmasının yüzde 86,38’i Vangourd Group, Wellington Management Group ve Morgan Stanley gibi sermaye gruplarının elinde bulunmaktadır. Biraz evvel belirtildiği gibi bu firmaların hisseleri de diğer Black Rockİnc.’in ve onun gibi sermaye gruplarının elinde bulunmaktadır. Örneğin, herkesin yakından tanıyacağı Morgan Stanley şirketinin hisse yapısı aşağıdaki gibidir:

Yani BlacRock, Vanguard’ın, Vanguard Morgan Stanley’in ve Morgan Stanley’de her ikisinin hisselerini satın almak sureti ile birbirlerinin ortağı durumuna gelmişlerdir. Ve bu yöntemle ilk bakışta görülemeyecek girift bir küresel sermaye ağı oluşturmuşlardır. Toparlamak gerecek olursa, küresel ölçekte iş gören bu büyük firma ve markaların her biri aslında aşağıdaki tablolarda açıkça görüleceği üzere, daha az sayıda firma tarafından satın alınmış ve birbirleri ile doğrudan ilişkili hale gelerek küresel emperyalist bir ağ meydana getirmişlerdir:

Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek de yukarıdaki tablo üzerinden verelim. Yukarıdaki tabloda görüleceği üzere Milka, Toblerone ve Oreo gibi markaların hisselerine Mondelez İnternational şirketi sahiptir. Mondelez İnternational’ın hisse yapısı ise aşağıdaki gibidir:

Yüzde 78.93’ü kurumsal şirketler tarafından satın alınmış olan ve bu nedenle hiçbir ulus-devletin malı olmayan Mondelezİnc.’in hisselerine hangi yatırımcı şirketlerin sahip olduğunu ise aşağıdaki tablo göstermektedir. Tahmin edileceği üzere söz konusu firmalar, bu yazıda defalarca isimleri geçmiş olan firmalardır:

Görüldüğü gibi Mondelez Inc.’in hisselerini de yine Vanguard, Black Rock ve Wellington Management gibi, isimlerine aşina olunan, sermaye şirketleri sahip olmuştur. Bir diğer tabloda ise çoğu insanın Fransız firması zannettiği ve Hayat, Evian gibi tanınmış su markalarının sahibi olan firmanın hisse yapısı görülmektedir:

Danone’nin kendi internet sitesinden alınan bu tablolara göre Danone’nin yüzde 78’i kurumsal firmalara ait. Artık tahmin edileceği üzere bu kurumlar, yukarıda bahsi geçen yatırımcı firmalardır. Yüzde 11’i ise bireysel hissedarların elindedir ki, bu hisse yapısı ile Danone’nin Fransız firması olduğunu söylemek komik olacaktır. Kaldı ki, hissedarların yüzde 43 ABD vatandaşıdır. Fakat ABD’li olmaları, onların ABD’ne hizmet ettiklerini göstermez. Kapitalisttirler ve doğal olarak yalnızca kendilerine çalışırlar. Kısacası Danone bir Fransız firması değildir, birçok hissedarı olan Çok Uluslu Şirkettir. Farklı ülkelerde, farklı operasyonları bulunmaktadır. Şu ülkenin malı, şu milletin zenginliği olarak bakılamaz. Tarihine bakıldığında dahi Fransız olduğu söylenemez. Çünkü Danone’nin kurucusu, tarih meraklılarının çok yakından tanıyacağı bir isim olan 33. dereceden Üstad-ı Azam ve Osmanlı topraklarındaki ilk Mason Localarını örgütlemenin yanı sıra, Abdülhamit-i Sani’ye hal edildiğini arz etmeye giden dört kişilik ekipte bulunmasıyla maruf Emanuel Karasu’nun amcasının oğlu İzak Karasu’dur. Ve Selanikli İzak Karasu, Yunan işgali nedeni ile gittiği İspanya Barcelona’da Danone firmasını kurmuştur. Kısacası, yine Fransa ile alakası yok..! Fransa ile tek alakası şirketini 1929 yılında Fransa’ya taşımış olmasıdır. Yani Fransa’ya kızıp ürünlerini boykot etmek maksadı ile Danone almamak insanı komik duruma düşüren ve söz konusu düzenin sürdürücülerini güldüren lümpence bir davranıştır. Bu ürünleri boykot ederek, az da olsa emperyalist düzene zarar vereceğini düşünmek de safdillik derecesinde bir harekettir. Düzenin sürdürücüleri, adı üstünde emperyal bir düzen kurmuştur ve bu piramidal imparatorluk düzeninde tüm şirketler ‘’düzene’’, ‘’düzenin sürdürücülerine’’ aittir denebilir. Bir ürünü boykot ederken, bir başkasını mecburen kullanmak durumunda kalınacaktır. Maalesef bundan kaçış mümkün değildir. Bunu tersine çevirebilecek yegane tutum Müslümanca bir alternatif oluşturmaktır. Kapitalist tüketim kalıplarını yıkmak, yerine İslami tüketim alışkanlıklarını ikame etmektir. Az tüketmek, bolca yardımlaşmak ve kendin üretip birlikte tüketmek, doğrudan ilk üreticiden satın almak ve Allah’ın emrettiği şekilde yaşamak bu iblisî düzenin tek panzehiri olarak görünmektedir. Aksi halde geniş kitlelerin küresel markaların birinden kaçarken, diğerine tutulmaları ve böylelikle ömürlerini emperyalist-kapitalist sistemin tüketim kalıplarınınçarkları arasında heba etmeleri kaçınılmaz olacaktır. 

Bu düzenin Türkiye’deki yansımasına gelinecek olunursa görülecektir ki, aynı sistem buraya da tam anlamı ile hakim olmuştur. Yine şirketlerin kendi internet sitelerinden alınmış halka açık bilgilerden öğrenildiği kadarı ile 1964 yılından itibaren Türkiye’de faaliyet yürüten Coca-Cola Türkiye, tam 9 farklı kategoride 19 markanın sahibi konumundadır. Bu markalar arasında Coca-Cola, Fanta ve Sprite gibi farklı tipte alkolsüz içecek mevcuttur. Dışarıdan bakıldığında farklı reklam bütçelerine ve politikasına, ayrı karlılık bütçelerine sahip olan, birbirlerine rakipmiş gibi görünen bu içecek markalarının sahibi konumundaki firma ise tektir: Coca-Cola Meşrubat Pazarlama Danışmanlık San. Tic. A.Ş.. Söz konusu içeceklerin Türkiye’deki üretim, satış ve dağıtımından ise İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören Coca-Cola İçecek A.Ş sorumludur. Coca-Cola İçecek A.Ş.’nin ortaklık yapısı ise şöyledir:

Anadolu Efes Biracılık ve Malt San. A.Ş. (İştirakleri ile birlikte) %50,3

Halka Açık Kısım                                                                         % 25,6

The Coca-Cola Export Corporation                                            % 20.1

Özgörkey Holding A.Ş.                                                              % 4

Anadolu Efes A.Ş.’nin ortaklık yapısı ise kendi internet sitesinde belirtildiği şekliyle ve 30.06.2019 tarihi itibari ile şöyledir:

Ortaklardan Ab InbevHarmonyLtd.’nin 13.03.2019 tarihli hisse yapısı ise 02.05.2007 tarihli Belçika Kanunu’na istinaden senetlerini ifşa etmeye zorlanan hissedarlar bakımından şöyledir: 

PepsiCo’nun yan ürünü olan ve mısır, patates cipsi gibi aperatif yiyecekler alanında operasyon yürüten Frito-Lay firması altında çok bilinen Doritos, Lays, Ruffles, Cheetos ve Çerezza gibi markalar bulunmaktadır. Bu markaların da farklı karlılık oranları, marka ve reklam stratejileri bulunmaktadır. Buna rağmen, ilk bakışta rakip gibi görünen bu markaların hepsi de aslında Frito-Lay firmasının, yani Pepsi Cola’nın yan ürünleridir.

Yani Ruffles’ı protesto edip Cheetos yemek ne kadar zekice bir davranışsa, Fransa’ya kızıp bir takım Fransız markası sanılan ürünleri veya herhangi bir ülkeye kızıp, o ülkenin zannedilen ürünleri protesto etmek de o derece zekice bir davranış olacaktır. Çünkü, protesto ederken kullandığınız her alternatif ürün, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi aslında aynı küresel güçlere, uluslararası firmalara ve Çok Uluslu Şirketlere aittir. Dolayısıyla, yapılan protestonun hiçbir anlamı yoktur. Aksine, böyle bir protestonun etkili olabileceğini düşünenler, bu küresel güçler önünde kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler.

Oysa Rabbimiz bize indirmiş olduğu kitapta defaatle aklımızı çalıştırmamızı buyurmuştur. Müslümanların bu gibi müfsid güçler karşısında kendilerini küçük duruma düşürmeleri maalesef akıllarını çalıştırmamalarından, Allah’ın en büyük nimetlerinden olan akletme melekesini göz göre göre arka plana itmelerinden kaynaklanmaktadır. Oysa, yukarıda yapıldığı gibi, ulus-devlet koşullanmışlığından bağımsız olarak yapılacak yüzeysel bir incelemede dahi hakikatin şaşırtıcı yüzü ortaya çıkacaktır.

Artık ulus-devletler dönemi miadını doldurmuştur. Nasıl ki tarihin belli bir döneminde imparatorluklar çağı kapandıysa; ulus-devletler çağı da o şekilde kapanacaktır. Geçiş döneminin ne kadar süreceği bilinmemekle birlikte, yukarıda gücünün küçük bir kısmına ve sadece ekonomi alanındaki kısmına vakıf olduğumuz küresel yapının bunu fazla uzatmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir.Söz konusu güç en kısa zamandabu geçiş dönemini sona erdirmeyi ve iktisadi alanda gerçekleştirdiği küreselleşmeyi, siyasi alana inkılap ettirmeyi başaracak kudrettedir. Bu amaç için elindeki tüm gücü son raddesine kadar kullanmaktan da geri durmamaktadır.

Bu uğurda kullandığı en önemli silah ise kültürdür. Bu müfsid kuvvet, gelişen teknolojinin ve iletişim imkanlarının getirdiği kolaylıklardan faydalanarak kendi tüketim kültürünü dayatmakta ve “tek tipleştirilmiş insan”; hevası, arzuları, hazları ve tüketim tutkusu ile kuşatılmış “iradesiz insan” modelini yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Bugün dünyanın her yerinde giyimi, kuşamı, beğenileri, tüketim alışkanlıkları ve yaşam kalıpları ile birbirinin kopyası bir insan nesli ortaya çıkmıştır. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, belli başlı metropollerde yaşanan hayat ve bu hayatı yaşayan insan modelinin aynı olduğu görülür: Sabah, Starbucks’tan aldığı kahvesi ile günlük diyetini bozmaksızın işine giden, tüm gün az bir geçimlik için küresel şirketlere kölelik eden, akşam iş çıkışı arkadaşları ile bir iki “drink” attıktan sonra evine dönen ve ancak geçirdiği güne ait resimleri sosyal medya hesabından arkadaşları ile paylaştığı takdirde “tamamlanmış” hisseden “robotik” bir nesil. Bu neslin ikinci adresi olarak kabul edilen AVM’lerdeise hep aynı Çok Uluslu Şirketlere ait markalar...Bu markaları satın almak için yukarıdaki senaryoyu hergün usanmadan tekrar yaşayan içi boşaltılmış insanlar. İblis’in “Onları saptıracağım, boş hevesler ve özlemler ile dolduracağım” (Nisa 119) ve “Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın” (Araf 17) dediği herhalde bu olsa gerektir.

Sonuç olarak, artık dünya bambaşka bir yöne doğru savrulmakta, ulus-devletler çağı yavaş yavaş tarih sahnesindeki yerini küreselleşmiş bir düzene bırakmaktadır. Bugün ekonomi, yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, neredeyse tamamen küreselleşmiştir. Operasyonlarını dünyanın her yerine rahatça yayan ÇUŞ’lar artık denetlenmesi mümkün olmayan bir konuma yükselmişlerdir. Bunların yıllık kazançları, küçük ölçekli bir ülkenin GSYİH’sından (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) daha fazladır. Bağlı oldukları yasalar ulus-devletlerin belirlemiş oldukları yasalar değil, ulus-devletlere türlü baskılarla imzalattıkları uluslararası tahkim yasalaradır. İşçiliğin ucuz olduğu ülkede üretip, dünyanın her yerinde ürünlerini satışa sunmaktadırlar. Düzen onların düzenidir. Parası olmayana, ürünlerini satmak için sahip oldukları bankalar aracılığıyla özel tüketim kredileri vermekte; insanlara maaşları ile ödeyemeyecekleri kadar yüksek limitlerde kredi kartları dağıtmaktadırlar. İnsanlar daha rahat tüketsin diye dünyanın dört bir yanına AVM’ler inşa etmektedirler.

Bununla birlikte, daha önce bahsedildiği gibi, söz konusu küresel güçlerin dayattığı küresel bir kültür de söz konusudur. Ekonominin küreselleştiği bu ortamda, kültür de küreselleşmiş ve insanların yaşam kalıpları, beğenileri tektipleştirilmiştir. Allah’ın ruhundan üfleyerek irade sahibi, akıl sahibi kıldığı Ademoğlu maalesef robotlaştırılmış ve iradesini kullanamaz bir hale getirilmiştir. Geriye sadece küreselleşmenin siyasi boyutu kalmıştır ki bu da günümüzde yaşanan savaşlar, çatışmalar ve türlü siyasi-politik ayak oyunları ile tesis edilmeye başlanmıştır. Bu nedenle Müslümanlar, Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğu akla ve iradeye sahip çıkmalı, Allah’ın kitabında Ademoğlu’nun düşmanı olarak bildirdiği bu müfsid güçle hak yolda mücadele etmelidir. Müslümanlar, Allah’ın kitabından uzaklaştıkça hakikatten de uzaklaşmış ve bu küresel güçlerin kurguladıkları sahte hakikatlere aldanmışlardır. Yeniden uyanış için Kur’an’a dönmeli ve Allah’ın hükümlerine teslim olunmalıdır.

Sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz, Kuran’ı Kerim’inde bize bu fesad yayıcı güçlerden haber vermiş ve onların kendi hedefleri uğrunda tek vücut halinde mücadele ettiklerini buyurmuştur: “Kafirler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz de bu şekilde yardımlaşmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat ortaya çıkar.” (Enfal 73) Sonsuz hikmet ve hüküm sahibi olan Rabbimiz, bize bu müfsid güçlerle mücadele etme yöntemini de göstermiştir: “Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saff 4)

Demek ki Ademoğlu, kendisine bahşedilen aklı kullanmak ve düşmanını doğru tespit etmek sureti ile ona karşı yekvücut halinde mücadele vermek zorundadır. Aksi halde dünya büyük bir fesada sürüklenecektir. Ki bugün dünyamızın halinden memnun olan bir kişi bulmak mümkün değildir. Demek ki AdemoğluRabbi’nin buyruğuna uymamış ve dünyayı fesada sürüklemek isteyen düşmanlarına karşı gerektiği gibi mücadele vermemiştir. Bugün de aynısı geçerlidir. Ademoğlu henüz düşmanını doğru şekilde tespit etmekten acizdir. Bu nedenle gerçek düşmanın maşa olarak kullandığı ABD ve İngiltere gibi bir takım ulus-devletleri düşman bilmektedir. Oysa gerçek düşmanın kim olduğu apaçık ortadadır: İnsanoğlunu köleleştirmek isteyen, türlü planlarla onun iradesini elinden almayı amaçlayan ırkçı emperyalizm! Yani, yeryüzündeki tüm ulus-devletlere kendi ekonomisini, kültürünü, dini anlayışını, yaşam biçimini empoze etmeye çalışan o bilindik kapitalist güç.

Dolayısıyla Müslümanlar ve tüm insanlık, işte bu karanlık güce karşı mücadele vermeli ve herhangi bir vesile ile protesto yapılacaksa doğru hedefe yönelmelidirler. Yoksa yıllardır kendilerine “düşman” olarak belletilen maşalarla uğraşarak ömürlerini heba etmek durumunda kalacaklardır. Eğer insanlar gerçekten samimi duygularla bir şeyler yapmak istiyorlarsa, öncelikle, düşünce tarzlarını değiştirmelidirler. Ademoğlu’nun gerçek düşmanlarını doğru tanımalı ve ona göre bir mücadele yöntemi geliştirmelidirler. Bunun da sırrı tüketim yerine üretimi, kendisine dayatılan yaşam modelinin yerine alternatif, İslami bir yaşam modelini, şeytanın çağrılarına uymak yerine Rabbi’nin emirlerine teslim olmayı tercih etmelerinde saklıdır. Ancak, her halükarda insan bu düzenle mücadele etmek zorundadır. Bir şekilde mücadeleye yüz çevirmek, mücadeleyi boşlamak gibi bir lüksü bulunmamaktadır.

Çünkü Rabbi kendisine şöyle emretmiştir: “Öyle ise kafirlere itaat etme, bu Kur’an’la onlara karşı tüm gücünle mücadele ver!” (Furkan 52)

Herşeyin en doğrusunu sadece Allah bilir.

 

Enver EMRE

islam ve hayat

Google+ WhatsApp