Kim öldü de Macron Avrupa’nın dış politika lideri oldu?

Kim öldü de Macron Avrupa’nın dış politika lideri oldu?


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 1 Eylül günü bir kez daha Lübnan’daydı. Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Lübnan, 1 Eylül 1920’de Fransa’nın kontrolüne girmişti. Yüzüncü yıl anısına Lübnan’da ülkenin sembolü olan Sedir Ağacı dikme seremonisi gerçekleştiren Macron, adeta Fransa’nın Orta Doğu’daki mandacı günlerini geri getirmeye çalışıyor gibi…

Korkunç Beyrut Limanı patlamasının ardından ikinci kez Lübnan’a gelen Fransa Cumhurbaşkanı, ülkenin beceriksiz liderlerinin kabul edilmediği mahallelere giriyor, Lübnan’da yerleşik devlet düzeninin değişmesini isteyen protestocuları kucaklıyor, hatta Lübnan’ın tek kültürel ikonu olan Feyruz’u evinde ziyaret edip onunla yemek yiyerek PR çalışmasını yoğunlaştırıyor; öte yandan da ülkenin yöneticilerine reform yapmaları için zaman veriyor, üstlerine düşeni yapmazlarsa yaptırımlarla karşı karşıya kalacaklarını söylüyor ve derslerine çalışıp çalışmadıklarını kontrol ediyor. Ve Lübnan’ın geleceği Macron’un verdiği fotoğraflarla beraber giderek daha fazla geçmişine benziyor.

Macron’un Lübnan merakı elbette yaralarını sarmaya çalışan Lübnanlılara destek olmak değil. Beyrut’un ardından Irak’a yaptığı ziyaretle de anlaşılacağı üzere, Macron Fransa’yı Orta Doğu’daki eski günlerine geri döndürme rüyaları görüyor.

Suriye ve Libya’nın ardından Doğu Akdeniz’de de Türkiye’nin karşısına çıkan, Yunanistan’ı, bırakın desteklemeyi, adeta kışkırtmayı amaçlayan tavırlarıyla dikkat çeken, şimdi de Lübnan’dan Doğu Akdeniz’e kapı aralamaya çalışan Fransa’nın son Cumhurbaşkanı, Alman Şansölyesi Merkel’in siyaset hayatının son yıllarını geri planda kalarak geçirmeye çalışmasından, İngiltere’nin Brexit ile meşgul olmasından ve ABD’nin Trump döneminde Avrupa üzerindeki etkisini kaybetmesinden faydalanarak Avrupa’nın dış politika lideri rolünü kapmaya çalışıyor.

Fransa’da aşırı sağcı Marine Le Pen’e karşı Morgan Stanley gibi para kuruluşlarının son çare diye tutunup Cumhurbaşkanlığını destekledikleri Macron, Orta Doğu’da küçük bir Napolyon edasıyla boy gösterişinin evvelinde NATO’ya yönelik eleştirileriyle de sıkça gündeme gelmişti. Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığı neticesinde Barış Pınarı Harekatı başlamadan hemen önce Amerikan askerlerini Suriye’nin kuzeyinden çekmesine tepki olarak geçen yıl “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti,” diyen Macron, o dönemde sadece ABD ve Türkiye tarafından değil, Almanya ve İngiltere gibi önde gelen Avrupa ülkelerinin de tepkisini çekmişti. “Beyin ölümü” ifadesini, Türkiye’nin Libya’da dengeleri değiştirmesinin ardından Ankara’yı Libya’da “tehlikeli bir oyun oynamakla” suçladığında tekrarlayan Macron, yakında Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle aynı cümleleri gevelerse şaşırmayız.

Yunanistan’a verdiği “aşırı” ve “agresif” desteğin ötesinde Avrupa Birliği’ni Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamak için harekete geçirmeye çalışan Macron, daha önce NATO eleştirilerinin yanı sıra, “Avrupa Ordusu” kurma çağrılarıyla da dikkat çekmişti. Avrupa’nın Amerika’ya daha fazla güvenemeyeceğini söyleyerek Avrupa’nın Avrupa’ya yönelik tehditlere karşı kendi kendini savunması gerektiğini iddia eden Macron’un Rusya ile yakınlaşarak Almanya’nın, İran’la yaklaşarak İngiltere’nin rolünü kapmaya çalışması elbette Avrupalı liderlerin de gözünden kaçmıyor. Çin’le ilişki kurmaya çalışmasının arkasında Avrupa’nın mı yoksa Fransa’nın mı menfaatlerinin yattığı sorgulanıyor. Avrupa Birliği düzenini sarsmaya çalışması, Kuzey-Baltık, Merkez ülkelerini rahatsız ediyor, Rusya tehdidini sırtında hisseden Doğu ülkelerinin canını sıkıyor. Ayrıca Müslüman nüfusun var olduğu Balkan ülkelerine AB’ye katılmak için daha uzun yıllar beklemeleri gerektiğini söylerken gerek yerel gerek küresel siyasette tutturduğu İslam karşıtı dille dikkati çekiyor. Sözde merkezde duran bir liberal demokrat olarak ülkesindeki popülistleri eleştirirken oy kaybetmemek için tutturduğu popülist ve İslamofobik dille diğerlerine taş çıkarıyor.

Macron ayrıca, NATO eleştirileriyle eski Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ü anımsatıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası, Almanya’yı denklem dışı tutmak için bir Avrupa Ordusu kurulmasını istemeyen, ama daha sonra 1966’da Amerika’nın Avrupa üzerindeki nüfuzunun artmasından rahatsız olup Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çeken De Gaulle gibi, Macron da bir sürü şeyden şikayet edip duruyor, reform istiyorum diyor, “Avrupalılar için bir Avrupa” hayalinden bahsediyor. Ancak Avrupalıların kafalarındaki “Acaba Fransa için mi yeni bir Avrupa istiyor?” sorusunu daha da büyütüyor. Arkasında Amerika olmazsa Avrupa Rusya’ya karşı nasıl tek başına kalabilecek; Putin gibi usta bir satranç oyuncusuna karşı herkes Macron’un bir amatör gibi göründüğünü biliyor. Ayrıca Almanya gibi bir ülke, Fransa’nın öncü olduğu bir Avrupa’yı nasıl sindirecek; şüphesiz ki Macron bugünün koşullarında bulduğu boşlukta kendini dev aynasında görüyor.

Gerçek şu ki, Fransa bir zamanlar taşıdığı siyasi ve ekonomik ağırlığı taşımıyor ve zannettiği gibi küresel siyaset belirleyebilecek kadar büyük bir oyuncu değil. Macron Fransa’yı dünyaya böyle resmetmeye çalışıyor olabilir ama kimse artık de Gaulle’ün Fransasını sahnede görmüyor. Macron ayrıca Fransızlara da kendisini yeni de Gaulle gibi göstermeye çalışıyor ancak çok konuşmak bir siyasetçiyi büyük lider yapmıyor.

Google+ WhatsApp