“Kim ne derse desin” diyebilmek…

“Kim ne derse desin” diyebilmek…


“Kim ne derse desin” diyebilmek…

 

 

Türkiye’yi, hayatımda görmediğim kadar kararlı görüyorum…

O kadar ki, Zeytindalı Operasyonu öncesinde ABD’yi, AB’yi, Rusya’yı ve İran’ı karşısına alma ihtimalini (son anda Rusya ve İran’la mutabık kaldı) bile göze aldı…

“Kim ne derse desin” havasında, yola çıktı...

Bu duruşun tarih içinde de bir karşılığı var: Eskilerimiz, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” der, ölümüne yürürlerdi.

Zeytindalı Operasyonu başlayalı bir ayı geçti. Gerçekten de kahramanlık destanları yazılıyor. Bunu söylerken, televizyoncuların ve siyasetçilerin abartılı yorumlarına değil, alandan gelen ayrıntılara bakıyorum.

İlk günlerde “Kızılelmaya gidiyoruz, ailelerimiz bizi beklemesin” diyen Mehmedciği unutamıyorum…

Burseya Dağı’na bayrak diken Mehmedcik, gözlerimin önünde Ulubatlı Hasan’laşıyor…

Teröristlerin iyice temizlendiği başka bir dağda, “fetih müjdesi” gibi ezan okuyan Mehmed-cik, sanki Konstantiniye fethini müjdeliyor…

Hele de “cephede namaz” kılan Mehmed-cik; tıpkı kendisi gibi cephede bile namazını terk etmeyen Çanakkale şehidi dedelerinin ruhlarını şâd ediyor…

Lisan-ı haliyle de İstiklâl Marşı’mızın o güzelim mısralarını haykırıyor:

“Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:

“Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;

“Bu ezanlar-ki şehadetleri dinin temeli,

“Ebedi, yurdumun üstünde benim, inlemeli!”

Zeytindalı Operasyonu, kırk yıldır terörle savaşan ve son yıllarda da FETÖ örgütünün envai çeşit oyunlarıyla hırpalanan Türkiye’nin çelmelenip düşürüldüğü yerden kalkması, silkinmesi, şer odaklardan arınıp dirilmesi ve atağa kalkmasıdır.

Bu kararlılığın en önemli vurgusu ise şu cümledir: “Kim ne derse desin!”

Tanzimat’tan bu yana, “Düvel-i Muazzama ne der?”, “Rusya ne der”, sonra sonra ise “Amerika ne der?” tereddüdü ile kuşatılmış bir yapının “Kim ne derse desin?” noktasına gelmesi, bağımsızlık yolunda atılmış en büyük adımdır.

Vatandaşı yeniden özgüvene ulaştırmıştır. Mehmedciğe verilen büyük desteğin arkasındaki sır bence budur.

“Elalem ne der?” sendromuna alıştırılmış bir milletin, “Ben kendi gerçeklerime bakarım” diyen bir lidere kavuştuğunda nasıl bir diriliş gerçekleştirdiğine şahitlik ediyoruz.

Türkiye’nin dört bucağından insanlar sel gibi sınıra akıyor. Kadın, erkek, yaşlı, genç, askerlerimizin geçtiği yerlere birikip bayrak sallıyor, tezahürat yapıyor, moral veriyor.

“Düşmanlar gülmesin diye ağlamayacağım” diyen anneler, şehitlerini “Peygamber ağuşu”na verir gibi, toprağa veriyor.

Anlıyorsunuz ki, bu millet, böylesine derin idrakı sayesinde aşiretten hızla devlete, devletten “Devlet-i âliyye”ye yükseldi…

Namık Kemal’in dediği gibi, “Bu kan aynı kandır!”

“Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-u cihândır,

“Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır..

“Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz,

“Osmanlılarız can verir nâm alırız biz!”

Yine anlıyorsunuz ki, bu idrak devam ettikçe milletin sırtı yere gelmeyecek, Apocuların, Fetöcülerin çabası boşa gidecektir. Bu gerçeği artık onlar da kavrasalar iyi olacak.

Zira bu saatten sonra, PKK/PYD/YPG/DAEŞ ve bilumum terör örgütlerinin yapabileceği üç şey vardır:

1. Ya silahlarını atıp teslim olurlar;

2. Ya arkalarına bakmadan kaçarlar;

3. Ya da ölürler!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp