Kim kazandı kim kaybetti...

Kim kazandı kim kaybetti...


Temmuz ayı ortasında başlayan ve dalgaları her gün yükselen Doğu Akdeniz krizi, geçtiğimiz beş gün içinde sönümlenmiş bulunuyor...

Oruç Reis ve 20’ye yakın savaş gemisinin denize sürülmesiyle 21 Temmuz’da çıkış alan, Fransa-Yunanistan-Türkiye’nin başrollerini oynadığı ama bunun altında süper güçler dahil, Akdeniz’e kıyıdaş ülkeler ile AB’nin bulunduğu gerilim mevzileri boşaltılıyor...

AB, NATO ve ABD durumdan memnun. Ankara da öyle. Atina’ya sormazsanız birşey demez ama sorarsanız, “memnunum herhalde” diyecektir. Esasen ekonomik ve askeri olarak “işgal” hatta “darbe” tehdidi altında ezilmiş bir ülke olarak çok bile direndiğini, kriz sürdükçe üst-üste hatalar yapmaya başladığını, Türkiye’nin cüssesi hatta gölgesi önünde çekildiğini ve müttefiği Fransa ile birlikte Akdeniz sularına karıştığını söyleyebiliriz.

Macron’un, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayacağını kim söyleyebilirdi? Alnına silah dayasanız aramazdı. “Benim sorunum Erdoğan’la” dememiş miydi! Ama aradı. Yelkenlerini indirerek aradı. O halde krizin skoru için artık ne denebilir ki? Sırtlarını dayadıkları AB’nin de bu ağırlığı çekmediğini söyleyebiliriz...

İyi.. Ama Türkiye ne kazandı?..

***

Önce, özellikle son beş yılda Türkiye ve bölgedeki etki alanı içinde yaşanan her krizde olduğu gibi ekranlara ve gazetelere hücum edip, Türk dış politikasını yerden yere vuran kesitin-en yakın örneği ‘Kanal İstanbul-Montrö’ tartışmasıdır, şimdi dış politika manevrası olduğu anlaşıldığından sesleri içlerine kaçmış durumda-haftalardır bitip-tükenmeden söyledikleri her cümleyi nasıl yutacaklarını izlemek eğlenceli olacak. Ancak, mide meselesidir, hazmedebilirler de...

ABD’nin, Sevilla Haritası’nı yırtıp atması ve AB’nin de yırtacağını duyuran elçilik açıklaması boş bir jest. Tek önemi; krizin Türkiye lehine çözümlenmeye başladığını teyit ediyordu. Washington’un gördüğü buydu, öyle de oldu.

Bugün itibarıyla üç tip müzakere/diyalog artık masada; 1. NATO marjında, Türkiye ile Yunanistan arasında, “sahada sakatlık çıkmasın” hedefiyle yürütülen temaslar. 2. İki ülke arasında Doğu Akdeniz, adaların silahsızlandırılması gibi anlaşmazlık noktalarına çıkar yol bulmak adına yürütülecek, daha doğrusu ‘yeniden başlanacak’ görüşmeler. 3. İkisinin tepesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı, Şansölye Merkel’in danışmanı ve Başbakan Miçotakis’in danışmanı arasında kurulan, alttaki görüşmelere nezaret ve teşvik edecek çatı.

Türkiye’nin istediği tam buydu ve oldu. Ekstra kazanımlar da söz konusudur. AB liderler zirvesinden Türkiye’ye yönelik yaptırımlar çıkma ihtimalinin kırılması, üye ülkelerin fikren bölünmesi, Berlin’in dönem başkanlığının avantaj olarak kullanılması ve NATO’nun tutumu. Liderler zirvesinin ertelenmesi de bu hedefin tutturulduğuna işaret ediyor...

Yine de Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun rezervini unutmayalım; “durum böyle ama son tahlilde bu ülkelere sorarsanız kimi tercih edersiniz diye, ‘Yunanistan’ derler”. Ekim ayı başında yapılacak zirveden sürpriz de çıkabilir ama hemen herkes bunun düşük ihtimal olduğunu, bu anlama gelecek bir şey çıksa da, kozmetik bir dokunuş olacağını değerlendiriyor. Göreceğiz...

Ama bizim unutmayacağımız bir dipnotu yazalım; yaptırımlar meselesi tartışılırken, Türkiye’de bir kesim yaptırımların yolunu gözledi. Üstelik bunu en çok, “Ankara’nın yönü Batı’dır” diyenler yaptı...

Son tahlilde AB, zaten sürünen ilişkilerin üzerine benzin dökmek istemedi. Alınacak yanlış tavrın Türkiye’yi bu sefer geri dönülmez biçimde kaybetme riski doğurduğunu, AB’nin kendi dengeleri, İngiltere, ABD, Rusya, Balkanlar’daki cepheleşmeler üzerinde yıkıcı stratejik sonuçlar üretebileceğini ‘hatırladı’. Ama Türkiye zaten biliyordu. Bunun üzerine de kuruldu bazı şeyler...

Nihayetinde Ankara’nın arzu ettiği masaların hepsi kurulmuştur. “Türkiye, diplomasiyi bıraktı silahla bu işleri yürütüyor” gibi mahalle ağızı söylem de yine Akdeniz sularına süpürülmüştür. Ordu diplomasinin ucundaki süngüdür ve bir yere saplanmadı, dürttü, işe yaradığı görüldü. Şimdi, “diplomasi yeniden devreye girdi, dediğimize geldiler” diyeceklerdir, utanma belasıdır, diplomasiyi önlerine sürenin o süngü olduğunu herkes biliyor artık...

Ankara, Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs’ı da kapsayan planlanmış bir ‘egzersiz’ yaptı. Birinci faz sayılmalıdır. Türkiye-Yunanistan görüşmelerinden-ki daha evvel 60’ın üzerinde yapıldı’-bir şey çıkmayacağı belli olduğundan, dünyanın ve Avrupa’nın gözleri önünde cereyan eden Yunanistan haksızlığının perçinlenmesi olacak, ilerleyen dönemde de ikinci faza geçecektir...

Hatırda tutulması gereken diğer parça; bu krizin Akdeniz ve Ortadoğu havzasında yaşanan güç mücadelesinin ana aksamlarından biri olmamasıdır. İrtibatlıdır, etkileşim yaratır ama ana parçalardan biri değildir. Orada mücadele, küresel rekabet cephelerinin konsolidasyon ayaklarından biridir.

Bu nedenle, “Doğu Akdeniz, Fransa, Yunanistan tamam ama bakın krizin düştüğü gün adamlar; Mısır, İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi, İtalya, Ürdün bir araya gelerek ‘Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kurdular, kriz devam ediyor” denecektir. Bu ayrı bir parça ve Fransa hatta Filistin de buna katılabilir. Cari durumun resmi hale getirilmesidir. Bunu davet olarak da görebilir Türkiye. Sorun Rum Kesimi’dir. Ama bu platform da nihayetinde Ankara’sız olamaz.

Avrupa-Akdeniz/Ortadoğu-Pasifik çizgisinin ara durakları Baltık-Balkanlar-Karadeniz-Akdeniz-Kıbrıs-Suriye-Irak-İran-Pakistan-Afganistan-Hindistan-Çin ile bunun alt üst sınırlarından geçiyor. İsrail-ABD cephesinin taraf olduğu bir alan bu. İş burada. Buranın Washington-Pekin parantezinde tanzimi gerçekleştiriliyor.

Türkiye’nin “bağımsız” rolü burada nasıl kurulacak ona bakalım biz...

Google+ WhatsApp