Kim kazanacak, kim kaybedecek?

Kim kazanacak, kim kaybedecek?


Târihi halklar yapmaz. Bu kavrayış, ulusların ve sınıfların billurlaştığı bir 19.Asır’a âit bir yanılsamadır. Dönüşümler daha çok maddî yapılarda ortaya çıkar. Ama bire bir öznel karşılık bulmaz. Bu nesnel birikimlerin sübjektif dünyâsındaki tesirleri ve doğurduğu tepkiler hayli karmaşıktır. Birbirine zıt algılar ve yorumlar doğurur. Bir misâl verelim: Modern târih, ne Fransız Devrimi’nin ne de Sovyet Devrimi’nin mahsulüdür. Bu devrimlerin sloganları modern târihi açıklamaktan hayli uzaktır. Dünyâ, bu devrimler yaşandığı için ne daha fazla eşit, ne daha özgür ne de kardeşlik değeri kazandı. Süreçler tam aksi istikamette seyretti. 21.Asır, 20.Asır’a göre daha eşitsiz bir dünyâdır. Özgürlük diyorsak; bu da olmadı. Modern totalitarizm ve otoritarizmler ,“özgürlük kazanımlarının” üzerini örttü. Kant Ebedî Barış’ı öngördü; ama modern savaşlar târihi bu öngörüyü ezdi geçti. 1870-1914 arası yaşanmış Belle Epoque veyâ Gilded Era gibi dönemler de birer târihsel serap gibi yaşandı. Ardından ağır ekonomik krizler ve savaşlar geldi.

Eğer böyleyse akla şu soru sorulabilir: İnsan irâdesinin târihte hiç mi rolü yoktur? Elbette vardır. Ama sâdece tamamlayıcı ölçekte. Sınıfsal ve ulusal tahayyüllerden türeyen sloganlar “devlet-ulus-sermâye “ üçlüsünün oydaşma evrelerinde kurulan dengelerin mâhiyetine bağlı olarak tornada işlenir ve sâdece kısmî ve orijinal olarak içerdiklerinin çok dışında olarak hayâta geçebilir.

Artık adını koyalım; 2020 Krizi’ni de bu genel kavrayışa dayandırarak anlamamız gerekiyor. 1945’den sonra kurulmuş Dünyâ Düzeni’nin istikrarları sâdece “yatışmış”, “uzlaşmış” Merkez Dünyâ toplumları için; o da çok kısa bir dönem için geçerliydi. Yarı-Merkez veya Çeper dünyânın ulusları ise kaynamaya devâm ediyordu. Halkçı-milliyetçi başkaldırıların çilesini çekiyorlar; tam düzlüğe çıktıklarını düşündükleri yerde ise önlerine ağır ev ödevleri (çağdaşlaşmak, kalkınmak, demokratikleşmek ve refaha ermek gibi), yeni bağımlılık ilişkileri ve kanlı iç istikrarsızlıklar çıkıyordu. Bu âdeta hamsterların sarmalı gibi bir şeydir.

20.Asır nasıl 1900’de değil 1945’de başladıysa; 21.Asır da 2000’de değil 1989’da başladı. Sovyetler’in çöküşü sâdece Komünist Blok’un çöküşü değil; tekmil bir dünyâ düzeninin çöküşüydü. Sovyetler’in târih sahnesinden silinmesi bunun sâdece ilk dalgasıydı. Bu dalga er geç zafer sarhoşluğu içindeki Batı’yı da vuracaktı. 1990 İngiltere’de Kelle Vergisi isyanları 1999 Seattle başkaldırısı bunun erken uyarıcılarıydı. 2008, tsunaminin olanca tahripkârlığı ile Batı’ya ulaştığına işâret ediyor. Corona salgını esnâsında yaşananlar Batı için bir iflâs göstergesi. 1991’e uzanan devirlerde Sovyetler’de yaşananlar bugün ABD’de yaşanıyor. Daha beteri bunun bir geri dönüşü yok.

İsyan hareketleri Batı’nın istikrarlı, “özgür” ve güvenlikli toplumlarını sarsıyor. Bu isyanlardan herhangi bir netice çıkmayacaktır. 19.Asır’da sınıfsal ve ulusal mücâdelelerden bir şey çıkmadıysa, bugün yaşananlardan bir şeyler çıkmasını kimse beklemesin. Hiç değilse o günlerde isyan edenlerin cebinde bir manifesto ve bir program vardı. Bugün sokağa çıkanların cepleri boş. 1960’lardaki Karşı Kültür hareketlerinden beri zâten böyle. Sâdece olumsuzlamak ve tepki koymak protest târihin tek sermâyesi hâline gelmiş durumda. Kaos çok kolay yönlendirilebilir. Çok başka amaçlar için sevk ve idâre edilebilir. Asıl mesele, yukarıda bahsi geçen üçlü(devlet-ulus-sermâye) arasındaki dengenin bozulması.. Yeni bir denge kuruluncaya kadar bu kaos sürecek..denge kurulunca da dinecek..

Dengeyi bozan sermâyenin, alt sınıflar başta olmak üzere ulusları,devletleri ağır borca sokan ve savunmasız bırakan finansal boyutta yaşadığı çılgınlığıydı. Bunun startını 1970’de Nixon Şoku verdi. Reel ekonomiler de bundan nasibini aldı. Wall Street-Main Street gerilimi olarak eğretilenen de budur. Eğer sâdece uluslar kaybetseydi, mesele devlet aygıtlarıyla halledilebilirdi. (Reaganizm ve Thatcherizm bunu öngörüyordu). Ama devletler de, reel ekonomiler de zora düştü. Bugün mücâdele, reel ekonomi temelinde para disiplinine meyleden devletler ile sınırsız para oyunlarını dayatan finansal sermâyeye arasında. Maddî bir kavga bu. Sınıflar ve uluslar ise bu kavganın âleti durumunda. Dahası devlet-sermâye mücâdelesi doğrudan cereyan etmiyor; bizzât sermâye tarafından “devlet-ulus” ve “ulus içi” kavgalara tahvil edilerek topraklanmak isteniyor. Ulus içi çatışmalar ve devlet-ulus çatışmasının kazananı olamaz; eğer uzarsa süreç tarafların topyekûn kaybıyla neticelenir. ABD’de veyâ Fransa’da yaşananlar derinleşirse olacak olan da budur. Doğrultusu olmayan kaotik toplumsal başkaldırıları bastırmak devletlerin mâhir olduğu süreçlerdir. Ben neticede kazananın devletler olacağını öngörüyorum. Devlet-ulus ittifâkı sağ-popülist siyâsetler üzerinden sağlanacak görünüyor. “Jokerlar” kaybedecek, “parazitler” onların yerini alacaktır. Sermaye-devlet mücâdelesi ise kızışıyor. Devletler dijital olarak yenileniyor. Altın standartına dayalı dijital para ekonomileri, dayatılan IMF dijital coin’ine rakip olarak mevzi kazanıyor. Kim kazanacak sorusu üzerinden bahis açılabilir. Ama bahis kaldırmaz olan, her şekilde kaybedecek olanın uluslar olacağıdır. Ne diyelim; herşey başka baharlara kalmış görünüyor…

Google+ WhatsApp