Kim bilir ne kadarız?

Kim bilir ne kadarız?


“Şu dünyada kimin kimden haberi oluyor ki” diye mırıldandı kucağındaki kedinin başını okşarken, “kimin bir başkasının canına dokunmaya cesareti var!”

Birbirinin yanından gelip geçen gölgeler gibiyiz. Uzayıp giden, uzadıkça belirsizleşen çizgiler gibi hikayelerimiz. Bazen aramızdan biri kayıp gidiyor, alıp hikayesini. Birkaç kırık dökük hatıra... Kimdi, ne yaptı, neyi aradı içten içe bir ömür boyu... Bir fikrimiz olmuyor. Olduğunu sanıyoruz ama olmuyor. Başkalarına yabancıyız aslında ve onlar da bize yabancı... Evet herkes hakkında birkaç şey var söylenecek hafızamızda. Şu şehirde yaşadı, şu evde geçti hayatı, şu sokaklarda yürüdü. Şakacıydı, nazikti, güzel konuşurdu ya da kendi halindeydi, içine kapalı, konuşmazdı pek. Arada bir dalıp giderdi. Nereye? Kim bilir? Kendi dışında kim bilir? Kendi bilir mi? Ne kadarını bilir? Bize ne kadarını anlatır, ne kadarını söyler cesaret edip. Kulak verir miyiz? Versek, bir şey uyanır mı içimizde? Onu görüp durduğumuzdan daha fazla tanır mıyız? Tanımaya çalışır mıyız? Anlamaya çalışır mıyız?

“İsteğine uyup seni aramadım. Ölüm haberini bir dostumdan aldım telefonda. Bana haber verilmesini istemişsin, sevdiğin birkaç kişiye daha. Dizlerim çözüldü. Nedense önce öbür sevdiklerini aramam gerektiğini düşündüğümden ağlamaya ara verdim. Uzun sürecek yasın eşiğinde sana telefon etmek geldi içimden: Sen o şeyi çözebilmiş miydin?” diye yazmış Tomris Uyar, ‘Aramızdaki Şey’de.

Birbirinin yanından gelip geçen gölgeler gibiyiz. Herkes kendi parantezinin içinde kendi başına yaşıyor. Öyle değilmiş gibi yapmak için didinip duruyoruz. Görüntüyü kurtarıyor bu gayretimiz belki ama aslında kimse kimseyi duymuyor. El ayak çekildiğinde herkes ortaya çıkarmaya cesaret edemediği kelimelerle içine doğru konuşuyor. Kimse kimseyi tam olarak dinlemiyor, bunu denemiyor. Vadesi dolan söylemeye imkan bulamadığı şeyleri alıp gidiyor bu dünyadan. Tarihi bu dünyada yaşananlar üzerinden kuruyoruz. Ya yaşanamayanlar? Ya hiç söylenmeyen, söylenemeyenler? Onların da bir tarihi yok mu? Asıl esrar, asıl gizem orada saklı değil mi? Hiç kimsenin bu tarihi okumaya niyet etmemesi ne kadar garip? Hayatın en büyük parçası tek tek her insanın içinde gömülü kalıyor. Mezarlar, bu dünyadan gelip geçen insanları olduğu gibi, onların bu dünyada hiç kimseye açamadıkları sırlarını da saklıyor.

Bir de şunu düşünün; serecek bir yer bulamadığı için kalbinin dengini hiç açmayan bir insan ne hisseder?

“Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır” diyor Vladimir Mayakovski.

Birbirinin yanından gelip geçen gölgeler gibiyiz. Trafikte akıp giden arabalar gibi... Birbirimize dokunmamız kazadan sayılıyor sanki. Hayatlarımız birbirine dokunsa hasar alacağız korkusu içindeyiz, ayıramıyoruz gözümüzü yoldan. Bir yere gidiyor muyuz peki? Akıyoruz sadece. Her gün, her akşam yolun bizi götürdüğü yerlere akıp gidiyoruz. Konuşmuyoruz da korna çalıyoruz sanki birbirimize. Sinyal veriyoruz, işaret veriyoruz ve bolca öfkeleniyoruz. Birbirinin yanından gelip geçen gölgeler gibiyiz. Hiç aydınlanamamış karanlıklarımızı oradan oraya taşıyıp duruyoruz.

Ayrıldılar ve iki ayrı yöne doğru yürümeye başladılar. Birden dönüp, “Seni ararım” diye bağırdı sağa doğru giden. Ve “ama bulabilir miyim bilmiyorum!” diye geçirdi sonra içinden.

Google+ WhatsApp