Kent estetik’i

Kent estetik’i


Kent estetik’i

 

 

Belediye seçimlerine az kaldı. Adayların vaadlerini yegân yegân tâkip etmek mümkün değil. En fazla başta İstanbul olmak üzere , büyük şehirlerin adaylarını, o da bir dereceye kadar tâkip edebiliyoruz. Mücâdele çok siyâsal bir tonda devâm ettiği için ,vaad ve programların ayrıntıları pek de kamuoyuna yansımıyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Dikkâtimi çeken bir husus var: Söylenenler daha çok, altyapı hizmetleri ve insanların günlük hayatlarını rahatlatmak konusunda oluyor. Buna îtiraz edecek değilim. Başta İstanbul olmak üzere bâzı şehirlerimiz şiştikçe şişiyor ve altyapı hizmetleri meselesi odakta kalmaya devâm ediyor. Hâlbuki şehirlerimizin derin başka meseleleri de mevcut. Estetik meselesi bunlardan birisi. Kentsel dönüşümlerin bu meseleyi alabildiğine ıskaladığını görüyoruz. Şehirlerimizi rant hırsıyla hareket eden ve târihsel, geleneksel birikimine kayıtsız kalan inşaat firmalarının insafsızlığına bırakmış durumdayız.

Evvelâ bir husûsu berraklaştıralım: Şehir estetik’i, şehre giydirilip kuşandırılan bir şey değildir. Şehir kozmetik’i ile şehir estetik’i aynı şey olarak görülmemelidir. Estetik, kültürel hayâtın içinden gelir. Şehirlerin karar alıcıları ve şehir uzmanları, bu dinamiklerle birlikte hareket ettikleri nispette başarılı olurlar.

Türkiye’deki hâkim zihniyet giderek tuhaflaşıyor. Tespit edebildiğim; estetik meselelerin “insansızlaştırmanın” bir fonksiyonu hâline getirilmesi. Estetik meseleler ağırlıklı olarak maddî temellerde tartışılıyor. Meselâ, tabiî bir çevrenin, bir binânın , bir âbidenin estetiği konuşuluyor. Estetik ,seyirlik bir mesele hâline indirgenmiş durumda. Üstelik bunun sağcılığı solculuğu da yok. Nikolay Çavuşesku , “güzelleştireceğim” diye Bükreş’in târihsel dokusunun canına okudu. Adnan Menderes ve Bedreddin Dalan da, “meydan açacağım” “yol açacağım” diye ecdat yâdigârı pek çok eseri yok etmekten geri durmadı. Bir de park meselesi var. Yıkılanların yerine park yapılması estetik bir marifetmiş gibi lânse ediliyor.

Yollar , köprüler ,meydanlar, parklar yoğun kalabalıkları taşır. İlk bakışta ne kadar “insan” yüklü dedirtir. Hâlbuki bunlar Marc Augé tarafından ,standartları dünyânın her tarafında aynı olan “yer olmayan”lar olarak nitelendirilir. Bauman ise bunlara, içerdiği potansiyel tehlikeler îtibârıyla “çöl” metaforunu uygun görür. İnsanlar onları kullanır ve terk eder. Hâlbuki biliriz ki, “şehir” evvel emirde “iskân”dır, “mesken”dir, “sâkin”dir. Hâsılı ; çevresi ve ilişkileriyle berâber “insan”dır.

Kapitalizm ve modernleşme, kamusal ve özel alanları kesin hatlarla ayrıştırdı. “Herkese âit” olan ile “bana ait” olan arasındaki sızdırmaz bir hattır bu. En modern toplumların insanları sabah evlerinden çıkar , “modern bir çöl yolculuğu” yaparak, işine gider. Günboyu posası çıkıncaya kadar çalışır, paydosla berâber yine aynı çölü katederek evine döner. Herkese âit olan aslında kimseye âit değildir. Sözüm ona kendisine âit olan alan ise giderek yabancılaştığı bir sığınaktan başka bir şey değildir. Akıllı evler diye lanse edilen postmodern sitelerde , rezidanslarda yaşanan hayâtta bu yabancılaşma zirve yapar. Hane içi hayâtın, yüksek bir teknoloji ile kolaylaştırılması, mekân-insan yabancılaşmasının en yüksek aşamasına işâret eder. Yeni orta sınıf minimalizmi, aslında büyük boşluklarla evlerin de insansızlaştırılmasını anlatıyor. Evin, afedersiniz sığınağın aklı ile insanın aklı ayrışıyor. Kumanda âletiyle ona hükmetmek aldatıcı. Âlet bozulduğu anda , evin içinde bir zavallıya dönüyoruz. İçinde oturduğumuz evin ne kadar da yabancısıyız aslında.

Siyâsetçiler “yer olmayanların” kemiyet ve keyfiyeti konusunda yarışıyorlar. “Kent estetik”i başlığı altında da bir kozmetik rekâbet var. (Bunların ardında bir rant kavgası olduğunu unutuyor değilim). Başta İstanbul olmak üzere, kadim şehirlerimiz bu rüzgâra kapıldı. Şehirler elimizden çıkıyor. Geçtiğimiz yolların, köprülerin, meydanların, oturduğumuz parkların , içinde yaşadığımız evlerin garibi, gurebâsı olduk çıktık..

Gâliba bütün mesele, özel alan-kamusal alan arasında, merkeze insanı koyan mekânsal ilişkilere odaklı. Hâsılı, özel ve kamusal alanlar arasındaki zârif geçişlerin hüküm sürdüğü , arada kopuklukların, yabancılaşmaların yaşanmadığı yeni yerlere, “yer olanlara” ihtiyâcımız var. Batı’nın makyajlı kentlerine özenmenin âlemi yok. Kozmetik ve düzen aldatmasın bizleri. Dert ortak. Hem insanlık, hem de biz Türkler olarak ondan musdaribiz. …. Ecdadımız bu meselenin altından kalkmasını bilmişti. Biz o birikimi yok ettik. Eğer âkıbette varsa, ayağa yine biz kaldıracağız.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp