Kendisinin ‘öteki’si

Kendisinin ‘öteki’si


Bugünlerin en popüler kavramlarından birinin ‘ötekileştirme’ kavramı olduğunu söylersem herhalde pek itiraz eden olmaz. Bir yerde bu türden negatif kavramların çok konuşuluyor olması, toplumsal manada ciddiye alınması gereken bir derde, bir yaraya işarettir. Öte taraftan, bir kavramın dillerde bu kadar çok dolaştırılıyor olmasına bakarak, o kavramın muhtevasında taşıdığı kaygı verici durumu herkesin fark etmiş olduğu anlamını da yazık ki çıkaramıyoruz. Çünkü bu kavramı muhtemel gidişata ilişkin bir endişenin neticesinde konuşuyor değiliz biz; aksine, yaşanan ve istikrar kazanan bir kötülüğün hayatımızda artık büyük ölçüde yerleşiklik kazanması ile ilgili olarak sürekli gündemimizde tutuyoruz. Nasıl mümkün olabiliyor bu? Mesela çok yalan söyleyen insanlar yalanın mümkün olduğunca gündemlerinin dışında tutmaya eğilimli değil midir? Konu ötekileştirme olunca neden her şey daha farklı işlesin? Çünkü ötekileştirme eğiliminin insanda sinsice ilerleyen bir tarafı var; ötekileştirilenin, kişinin kendinde tebarüz ettiğine inandığı değerlere karşı bir tehdit olduğuna kendini inandırması... Esasen ötekileştirme yöneliminin kendisinin bir kötülük olduğu konusunu atlıyoruz biz, doğruya işaret ettiğine inandığımız izahların bariz bir kötülüğe haklılık kazandırabileceğine inanıyoruz. Bunu üstünde düşünerek yapmıyoruz, insanî hassasiyetlerin dışına doğru attığımız ilk adımdan sonra gerisi kendiliğinden geliyor.

O hassasiyetlerin temeli ‘insan’ın en yalın haliyle, özüyle, hakikatiyle, taşıdığı canla, kendisine üflenmiş ruhla saygı değer olduğudur. Kendimiz de dahil olmak üzere yeryüzündeki hiçbir insan, masumiyetleri korunmuşlar dışında, hatadan beri değildir. Ancak hatalar insanın izzetini, saygıya değerliğini ortadan kaldırmaz. İnanç ve fikir ayrılıkları da buna dahildir. Toplumsal planda elbette kaideler ve bu kaideleri toplum yararına uygulayan makamlar vardır, olmalıdır. Ancak her bireyin ayaklı bir mahkeme reisi gibi ortada dolaşıp yargı dağıttığı, kendini kutsayarak başkalarını sorgusuz sualsiz mahkum ettiği bir ortamdan ancak kaos çıkar. Bugün, herkesin birbirinin ‘öteki’si olduğu, ne olduğuna, neyi yaşadığına, neye inandığına uzun boylu bakmadan birbirini yargıladığı zihinsel bir kakafoni yaşıyoruz. Birbirimizi anlamak, birbirimizin hayatlarını anlamlandırabilmek için son fırsatlar da elimizden ufak ufak kaçıyor. Büyük felaketler, derin acılar, bizi birbirimize kenetlemesi gereken ibretlik tecrübeler bile bizi birbirimize doğru açamaz oldu. Birbirimize kapılarımızı, pencerelerimizi kapadıkça aslında kendimizi benlik vehimlerinden ördüğümüz dörtduvarların arasına kapatmış oluyoruz. Ve bu bizi duygu olarak, zihniyet olarak, hissediş olarak her geçen gün kendimizden, tabiatımızdan, canımızdan uzağa düşürüyor. Bu insanın, kendi insanlığının, doğrudan kendisinin ‘öteki’si haline gelmesinden başka bir şey değil!

“Rica ederim, bana söyleyiniz, insan kendinden nefret ederse, birini sevebilir mi? Kendi kalbi ile barışık olmazsa başkalarıyla iyi geçinebilir mi? Kendi varlığından canı sıkkın ve yorgun ise topluluğa hoş luk getirebilir mi? Bu soruların hepsine evetle cevap vermek için, deliliğin kendinden daha deli olmak lazımdır. Ben toplumdan dışlanırsam insan başkalarına katlanmak şöyle dursun, kendi kendine katlanamayacaktır” diyor ‘Deliliğe Övgü’de Erasmus.

Google+ WhatsApp