Kendinizle aranız nasıl?

Kendinizle aranız nasıl?

Öteden beri düşünmekle arası pek iyi olmayan bir milletiz. Göçebe bir millet oluşumuz, bir yerde sabit kalmamayı gerekli kılıyor. Düşünüp taşınmıyoruz, düşünmeden taşınıyoruz. Düşünmek işçilik isteyen bir şey. Bir ameliye. Bu ameliyeden bir fikir hâsıl olur. Fiili refleksleri düşüncesinin önüne

Kendinizle aranız nasıl?

 

Okumakla aramız:

Okumanın gereğini vurgulamaktan okumaya sıra gelmiyor. Günlük hayatımızda okumak fiilini o denli çok kullanıyoruz ki iki soru boşlukta kalıyor. İyi de “niçin okuyalım?” ve “neyi okuyalım?” Bir an için insan ürünü olan bütün kitapların silindiğini farz edelim, acaba okumadan hâsıl olan sonuca nasıl ulaşacaktık? Allah’ın ayetlerini okuyacaktık değil mi? Hem kitabi ayetleri hem de kevni ayetleri okuyarak insan-evren ilişkisini yorumlamaya çalışacaktık. Bu yorumlamanın neticesi oluşan hayat biçimleri ise kültür ve medeniyetimizi teşkil edecekti. Okumayla aramız temelden kopuk olduğu için kitap okumanın uzak adreslerine dikkat kesiliyoruz. İnsanın, evrenin ve de Kur’an’ın en okunaklı metinler olduğunu neredeyse gündemimizden çıkardık. Bakmayın kütüphanelerimizin bu kadar kalabalık olduğuna, modern hayat eğittiği insandaki kafa karışıklığını bu şekilde yansıtıyor. Hiç yüzüne vurmadan. Kitap okumayı anlamlı hale getirecek iki soru aslında bugünkü okumama sorunumuzun da temellerine inecek türdendir. “Hakikat” diye bir arayışı olmayan bir gencin kitapla kuracağı ilişki gündelik hayatını kolaylaştıracak tüyoları arayıp bulmaktan ibarettir. Bugün okuyanla okumayan arasındaki fark büyük oranda zamanını bir matbu eserle geçirenle bunu yapmayan arasındaki fark kadardır. Kitabın okuyucu kulağına fısıldadığı şeyler kalbe intikal etmiyorsa, yani bilgiden bilince yükselmiyorsa bilgi ağızdan ağza, kafadan kafaya dolaşan bir tahkiye unsuruna dönüşmüş demektir.

Düşünmekle aramız:

Öteden beri düşünmekle arası pek iyi olmayan bir milletiz. Göçebe bir millet oluşumuz, bir yerde sabit kalmamayı gerekli kılıyor. Düşünüp taşınmıyoruz, düşünmeden taşınıyoruz. Düşünmek işçilik isteyen bir şey. Bir ameliye. Bu ameliyeden bir fikir hâsıl olur. Fiili refleksleri düşüncesinin önüne geçmiş insanların ne zaman ne yapacakları hiç belli olmaz. Bir çuval inciri berbat edecekleri gibi bir çuval incir de onları berbat edebilir. Hakiki okuma yapan kişiler sağlıklı düşünürler. Muhakeme güçleri kas kuvveti kadar önemlidir. Zihnin de kaldırma kuvveti vardır. Ağır ve çetrefil meseleler bir halterin kas gücü kadar kuvvet ve de mukavemet gerektirir. Düşünmek aklı yerli yerinde kullanmaktır. Aklı görevi dışında, farklı işlerde kullanmak insanın kendi melekesine karşı yaptığı bir zulümdür. Düşünmekle eylem ya da eylemek arasında makul bir süre olması gerekir. Düşüncesizler buna tahammül edemezler. İsterler ki bir şey hemen ve derhal olsun. İşin ilerisi gerisi, başı sonu ile uğraşmayı zaman kaybı olarak niteler. Etrafınıza şöyle bir bakın, düşüncenin terbiyesinden geçmiş kaç kişi var şunun şurasında. Başkasının düşünce ve de duygularıyla hayatını idame ettiren ne çok insan var çevremizde. Bir kişi düşünsün diğerleri onun düşündüğü ile hareket etsin, diye bekliyorlar. Düşünmek sanki cenaze namazı kılmak gibi, farz-ı kifaye hükmünde bir şey. Bir kısmının düşünmesiyle diğerlerinin üzerinden kalkacağını sanıyorlar.

Yazmakla aramız:

Yazmak okumak ve düşünmekten sonra gelendir. Bu süreci tamamlayıp da okumanın ve düşünmenin tedrisinden geçmemiş birinin yazmakla başı hoş olmayacaktır elbette. Yazmak tekrarlamak, geriye dönmek, yenilemek ve de yinelemektir. Hayatı bir tüketim unsuruna dönüştüren kişi yaşadığı şeye dönüp bir daha bakmak istemeyecektir. Bir şey yaşanmışsa, olmuş ve bitmiştir. Sırada yaşanacak yeni şeylere hazır olmak için geriye dönmemek gerektiğini telkin eder egoları bu kişilere. Yazmak bu yüzden lüzumsuz ve boş bir uğraştır. Yazmaya yaklaşmadıkları için yazılı metinlerle de sağlam bir ilişki geliştiremezler. Yazan insan kendisi ile baş başa kalmayı göze alan insandır. Günlük hayatın müfredatına tabi olmuş birinin bu dizgeden çıkıp da kendi hikâyesini kendisinin dillendirmeye kalkması gerçekten kolay değil. Vaaz halkalarında kendimizin dışında herkese yazmayı, düşünmeyi ve de okumayı tavsiye ederiz. İlk emri “oku” olan kitap vurgusunu yapmadığımız bir vaaz yok gibidir. Allah kaleme yemin ediyor diye her fırsatta dile getiririz, “düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz” ilahi ikazının Kur’an’da kaç yerde tekrar edildiğini söyleyip dururuz, lakin üçü ile de aramız iyi değildir. Düşünme tabi ol, okuma söyleneni yap, yazma, işini gücünü yap. Geleneksel Müslüman toplulukların arayışları yoktur. Buldukları kişiden, bulundukları yerden, doğru bildikleri yoldan caymazlar. Değişmeyi dönüşmek zannederler. Gelişmeyi körleşme addederler.

İlginçtir bugün insan için yemek içmek kadar önemli ve de zorunlu üç unsur (okumak, düşünmek ve yazmak) sadece belli oranda bu alanlarda yoğunlaşmış kişilerin kimlikleri haline gelmiştir: Okur, yazar, düşünür. Oysa düşünür olmadan da düşünmeli insan, okur olmadan okumalı, yazar olmadan da yazmalıdır.

 

 

Hüseyin Akın/Milli gazete

Google+ WhatsApp