Kendilerini İslam'a nisbet eden ulus-devletler birlikte hareket edemiyor

Kendilerini İslam'a nisbet eden ulus-devletler birlikte hareket edemiyor


Kendilerini İslam'a nisbet eden ulus-devletler birlikte hareket edemiyor

 

 

Günümüzde ahlaki bilginin yerine propaganda yoluyla elde edilen bilgi geçtiği için, yeni mitler icat etmek suretiyle, İslami dikkatimiz gerçekliklerden çok farklı, çok uzak alanlara kaydırılabiliyor. Bu nedenle de ahlaki, kültürel, dini sağlığını yitirmiş, psikososyal patolojilerle malûl bir toplumda yaşadığımız halde, bu tür sorunlarımız yokmuş gibi yalnızca ekonomik/bürokratik/teknik gelişmelerle-düzenlemelerle ilgileniyoruz. Sorgulamaya kapalı gelenekler, görenekler ve alışkanlıklar sebebiyle bağımsız eleştirel-entelektüel kadrolara sahip olmadığımız için her tür statükoya sorunsuz bir biçimde uyum sağlayabiliyoruz. Ahlaki-kültürel- dini sağlığını yitiren bir toplumda, iyimser olmak hakkından söz edemeyiz. Bir toplumun kendi kültüründen, paradigmalarından bütünüyle sürgün edildiğini hatırlamamız gerekir. Ahlaki bilgi, insanı, kişilik/sahicilik/bağımsızlık/şahsiyet gibi niteliklerle tezyin ederken propaganda yoluyla edinilen dil-bilgi insanı bütünüyle değersizleştirir.

Ahlâkî bilgi her durumda niteliklerin otoritesini esas alırken, propaganda yoluyla edinilen bilgi niceliklerin-sayıların otoritesini esas alır. Niceliklerin-sayıların otoritesi, hiç bir zaman ahlaki sorgulamalar yapamaz. Niceliklerin-sayıların otoritesi sadece itaati-sadakati ödüllendirir. Hangi toplumda olursa olsun propaganda ve manipülasyonla sınırlı bir ufuk, ahlaki körlüğe neden olur. Sayısal otoritenin belirleyici olduğu bir toplumda ahlaki değerlendirmeler, eleştiriler, çözümlemeler yapılamaz, toplumsal kırılganlıklar, toplumsal yozlaşma ve bayağılaşmalar tartışma konusu yapılamaz. Propaganda ürünü dil-bilgi hep klişeler-sloganlardan oluşur. Gerçeklikten yoksun olan propaganda ürünü dil-bilgi hiç bir şekilde eleştirel bir muhakemeye tabi tutulamaz.

Hangi toplumda ya da kültürde olursa olsun, toplumsal bünye zaafa uğradığında, ya milliyetçiliklerin ya da muhafazakar-milliyetçi karizmatik figürlerin yardımına ihtiyaç duyulur. Ulus-devletler yapısal özellikleri-sınırları-işlevleri sebebiyle İslam’ın (ümmetin) yararını gözeten politikalar üretemezler. Nitekim, günümüzde hayatî bir zorunluluk haline geldiği halde, kendilerini İslam'a nisbet eden ulus-devletler, İslami ilkeler temelinde bir dayanışma oluşturamıyor, birlikte hareket edemiyor. Kendilerini İslam'a nisbet eden ulus-devletlerde, reel-politik rekabetler-karşıtlıklar-gerilimler sebebiyle siyasi anlamda İslami dayanışma hiçbir şekilde gündeme getirilemiyor. Ancak, sözünü ettiğimiz ülkelerde, Müslüman aydınlar-entelektüeller-kültür adamları-ilahiyatçılar-alimler vb. ulus-devlet realizminden bağımsız İslami tercihlerde bulunabilirler. Günümüzde, İslami düşünce-kültür-ilahiyat hayatı, Müslümanların, İslam’ın ilk yüzyıllarında insanlığın bütünüyle iletişim-etkileşim kurabilmek amacıyla gerçekleştirdiği kozmopolit üst kültürü, bugün, daha da zenginleştirmek suretiyle gerçekleştirebilirler. Bu durumu gerçekleştirebilecek uygun fikirler üretebilir, uygun kurumlar oluşturabiliriz.

İslami bilinç, ufuk, sorumluluk ve etkinlik, ulus-devlet realizminin milliyetçi sınırlarına hapsedilemez. İslami sorumluluk varoluşsal bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, evrensel aidiyetin hakkını vererek yerine getirilebilir.

Günümüzde, İslam toplumları maruz bırakıldıkları sistematik entelektüel-kültürel soykırım sebebiyle, İslam toplumlarının-halklarının-ülkelerinin-kültürlerinin temel, varoluşsal, yapısal sorunlarını yüksek sesle, kendi sözcükleriyle, kavram ve kurumlarıyla konuşamıyor, tartışamıyor, İslami anlamda bir gündem oluşturamıyor. İslami kolektif bilincin kaybı ve parçalanması, İslami meşruiyet ve otoritenin ve parçalanması, entelektüel-kültürel soykırımla hesaplaşmayı imkansız kılıyor.

Bugünün dünyasında Müslüman halklara ve kültürlere yönelik, ırkçı-ideolojik insandışılaştırma politikaları-uygulamaları her geçen gün yoğunlaşıyor. Müslümanların insan haklarına sahip olma hakları bile tanınmıyor. Modern-seküler dünya “insan hakları” tanımını ısrarla ırkçı anlamda kullanıyor, istismar ediyor. Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar suç işlemedikleri halde, suçlu muamelesine tabi tutulabiliyor. Özellikle Ortadoğu ülkelerine-halklarına yönelik ideolojik-keyfi şiddetin, askeri emperyalizmlerin neden olduğu çok yönlü, ağır fiziksel-ruhsal-kültürel yıkımın kurbanı olan Müslüman mülteciler, dünyanın hemen her yerinde varoluşssal bir güvensizlik içerisindeler. Mülteciler-göçmenler sorunu, hiçbir şekilde insani-ahlaki-vicdani bir sorun olarak görülmüyor, güvenlik sorunu olarak görülüyor.

Piyasa güçleri tarafından Batılı ideolojik-seküler kültürün evrenselleştirilmesi, bütün toplumlarda ahlaki duyarsızlıklara neden oluyor. Ürettiğinden fazlasını tüketen mataryalist bir dünya görüşü ve hayat tarzı, ssömürgeciliği-koloniciliği istediği zaman, istediği şekilde sürdürebiliyor, bütün bir Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırabiliyor. Bütün bu trajediler yaşanırken, biz Müslümanların ontolojik-epistemolojik-politik konumumuzu hiçbir şekilde eleştirel bir hesaplaşmaya tabi tutmaksızın, eleştirel müdahalede bulunmaksızın Avrupa merkezci felsefi-entelektüel çerçevenin sınırları içerisinde kalarak sürdürüyor oluşumuzun İslami bir açıklaması yoktur.

İslam dünyası toplumlarının, İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatının, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik özgürlüğünün nasıl kazanılabileceğini düşünememek, tasarlayamamak, tasavvur ve tahayyül edememek gibi, çok derin bir bağımlılık, mağlubiyet ve mahkumiyet problemi ile karşı karşıya bulunduğunu konuşamamak, İslami bünyenin sömürgeci bilgi tarafından nasıl nesneleştirildiğini gösterir. İslam’ın ontolojik ve epistemolojik özgürlüğü/bağımsızlığı ve meşruiyeti modern tarihte ilk defa İran’da (1979) İslam Devrimi ile kazanılmış, ancak, hem Şii dünyada, hem Sünni dünyada yaşanan mezhepçi önyargılar, bağnazlıklar, bencillikler, karşıtlıklar, rekabetler sebebiyle İslam Devrimi evrensel İslami bir model üretememiştir.

 

 

 

 

Google+ WhatsApp