Kendi gölgesinden küçük

Kendi gölgesinden küçük


Kendi gölgesinden küçük

 

 

"Bana kimse değer vermiyor” dedi kederle yanından gelip geçen kalabalıkları izleyen biri, “Kendim bile!”

“...kendisine tutkun olan birisi, usta ressamlara gösterilen saygıyı görünce resim yapmaya başlayabilir, ama ressamlık onun için bir amaca ulaşma aracından başka bir şey değildir; bu işin tekniğiyle hiçbir zaman ilgilenmez. Aslında her konuya kendisiyle ilgisi açısından bakar. Bunun sonucuysa, beklediği alkışlar yerine, alaylar, başarısızlık ve hayal kırıklığıdır” diye yazmış Bertrand Russell, ‘Mutlu Olma Sanatı’nda.

Önemli olmaya ilişkin abartılı her gayretin altında derin bir önemsizlik hissi var. Hayatını kayda değer meşguliyetlerle geçiren insanların önemli olmaya çalışmak gibi bir gayretleri olmaz. Onlar dünya hayatındaki vakitlerini anlamı olan bir şeylerle doldurduklarını bilirler. Bunu yapamayanlar, o eziklikle, o değersizlik hissiyle, kendilerini önemli gösterecek suni çözümler arar, kestirme yollara yönelirler. Yaşadığımızın en yaygın duygusal arızası buymuş gibi görünüyor. O kadar bariz bir durum ki bu; insanın zayıflıklarını sömürerek para kazanan mekanizmalar, bu arızayı kazanca dönüştürmek için koca koca sektörler oluşturdular. İnsana kendini önemli hissettirme endüstrisi... Bu çarkın içine düşenler, önemli olmak için yaptıkları her şeyle, kendilerini günden güne daha da önemsizleştiriyor farkında olmadan. Çünkü önemli olmak için kurgulanan stratejiler, davranış kalıpları ve kısa yollar, esasen insanları önemli kılacak gerçek değerler ortaya çıkarmaya yetmiyor. İnsanların kısacık zamanlar içinde kendilerini önemli hissetmelerini sağlayacak sanılar oluşturuyor. Gerçeklerden kaçmaya imkân veren bir tür küçük doz uyuşturucu bağımlısı olmak gibi ‘önemli hissetme’ bağımlılığı, histerisi üretiyor bütün bu şuursuzca yönelimler sadece. Hayal kırıklığı, tatminsizlik ve değersizlik hissi derinden derine büyümeye devam ediyor. Sonu ya kısa zamanda felaketlere bağlanıyor bu yolun ya da sızım sızım, alttan alta bütün bir ömre yayılarak hayatını kemiriyor kişinin.

“Kimse belirli bir şey yapmakla tatmin olmuyor, herkes hiç değilse yeni bir kıtayı keşfetmiş olma kuruntusuyla, gururunun okşandığını hissetmek istiyor” diyor ‘Kahkaha Benden Yana’ isimli eserinin bir yerinde Soren Kierkegaard.

Kendi güzelliğinden şüphesi olmayan biri neden hiç durmadan aynalara baksın! Neden hiç durmadan, yadırganmayı, ayıplanmayı, antipatik bulunmayı göze alarak kendi meziyetlerinin altını çizsin! Neden her yaptığı şeyin değerini başkalarının belirlemesini, insanların bir şekilde kendisini takdir etmesini beklesin! Neden sürekli alkışlanma, beğenilme, yüceltilme ihtiyacı içinde olsun! Neden insanlar kendi başlarına ürettikleri bir güzelliğe ille de insanları şahit tutmak istesin! Bütün bunlar herkeste az çok bulunan takdir edilme ihtiyacının su yüzüne çıkması gibi görünüyor. Ama derinlerde bu çok daha acıklı bir şey... İnsanın derin sevilme ihtiyacı ve dolayısıyla kendi hayatını dolduracak ‘anlam’ı bulamaması üzerinden düşünmek gerekiyor muhtemel ki bu meseleyi.

Bir de şunu düşünün; dallarına hiçbir kuşun konmadığı bir söğüt ağacı ne hisseder?

“Bazen karanlıktır, göz gözü görmez” dedi meczup, “bazen karanlık değildir, öz özü görmez!”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp