Kelimenin sonsuz evreni

Kelimenin sonsuz evreni


Düşünmeye nereden başlanacağı konusunda bir kafa karışıklığı yaşanıyor bugünlerde. Evet, orta yerdeki soru bu: Nereden başlayacağız düşünmeye? Kitaplardan mı? Düşünmekte mesafe aldığını düşündüğümüz insanların ortaya koydukları devasa birikimden mi? O birikimin içine dağılmış haldeki teorik izahlardan, anlam yüklü paragraflardan, derinleştirilmiş ifadelerden, tecrübeyle demlenmiş cümlelerden mi? Bunlar ‘düşünce’yi başlatma kudretine şeyler mi gerçekten; yoksa düşünceye yol aldıracak, katkı sağlayacak, derinlik ve istikamet kazandıracak yardımcı zenginlikler mi? Düşünmeye kendi içindeki fıtrî meraklardan yola çıkarak başlamıyor mu aslında insan? Hatta, bundan daha önce, düşüncenin insanın kendi derunundan filizlenen zorunlu bir gayretin, bir arayışın meyvesi olduğunu söylememiz gerekmez mi? Çünkü, insanda düşüncenin kökenini keşfedebilmek için, bizi daha önce düşünülmüş olan her şeyin kapı eşiğine taşıyan bir başlangıç noktasına ihtiyacımız var. Karnını doyuracak bir şeyler arayan kişi, önce açlığını bilmek zorunda değil midir? Açlığının bilincinde olmayan biri tokluğu aramaya çıkmaz ve tabiatıyla neden olduğunu bile anlayamadan açlıktan ölürdü. İşte insan zihnine düşünceyi çağıran şeyin de bu nevi bir açlık hissi olması gerektir. Burada kastettiğimiz anlamda açlık hissi, zihinlerde düşünceyi dölleyen ‘tohum düşünce’dir, düşünce dediğimiz her şey bu tohumdan filizlenir, beslenir, boy atar, dallanıp budaklanarak ağaca dönüşür. Elbet bu tohumun ağaca dönüşmek için toprağa, suya, havaya, ışığa ihtiyacı vardır; yine de tohum yoksa bir ağaç ihtimalinden dahi söz edemeyiz. İnsan, ‘düşünce’si ile kendi içinde, özünde, derununda tanışır, düşünce oradan başlar. Peki, o tohum nereden gelir? Bir önceki ağacın verdiği meyveden... Peki ya bir önceki ağacı büyüten tohum? Böylece hikayenin en başına doğru gideriz zorunlu olarak.

“Eğer düşünmeyi öğrenmek istiyorsak, her şeyden önce, bu arada yürümeye başladığımız yolun üzerinde bize sıkıntı veren soruları aceleyle görmezden gelmemiz, bilakis, hiçbir icat ile bulunamayacak olan şeyi arayan sorulara yanaşmamız gerekiyor” diyor Martin Heidegger, ‘Düşünmek Ne Demektir’ isimli eserinde.

Bilmediklerimize dair bir merak taşıyor da olsalar, zihinlerimizde bir izah uyandırmış da olsalar, yokluktan varlığa düşen birer tecellidir aslında kelimeler.

“Aklıma takılan bazı çetin sorulara” dedi beyaz saçlı adam, “başkalarının düşünceleri arasında beni yatıştıracak cevaplar bulamayacağımı artık biliyorum.”

Konuşmayı, meramımızı ifade etmeyi nereden başlayarak öğrenmişsek, düşünmeye de oradan başlamamız icap eder. Bakınız meramla başlıyor her şey... Basit ya da daha derinliğine bir meram... Konuşmanın, anlamlar dünyasından önce anlamlar, sonra o anlamları ifade eden kelimeleri seçmeye başladığımız yer düşüncemizin başlangıç noktasıdır. Bizi bu gayreti göstermeye sevk eden nedir, ‘insan’ın bize çok karmaşık gelen gizlerini çözmeye belki de buradan başlamak gerekiyor.

Frieddich Schelling’den, ‘İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine’ derinliğine düşünceler: “İnsan zamanda doğmuş olsa bile, yaratılışın başında merkezde yaratılmıştır. Kendi yaşamını zamanın içinde belirleyen eylemi, zamana değil, sonsuzluğa aittir. Bu eylemle, insanın yaşamı zamansal olarak öncelemez, doğası gereği sonsuz bir eylem olarak zamanın içinden geçerek gerçekleşir.”

“Yoktan bir var yaratan Mevlâm” dedi meczup, “vardan nice var yaratmaz mı?”

Google+ WhatsApp