Kelimeler kimle konuşuyor?

Kelimeler kimle konuşuyor?


Konuşmayı kimden öğrendik? Kelimeler arasından bize göre olanı, o ana yakışanı, ifadeler arasından o ifadeyi taşıyanı seçmeyi nereden bildik? Kelimeleri anlamlarına göre ardı ardına sıralamanın, bütün, bir yöne doğru ilerleyen sözleri bir araya getirmenin ilmini nereden aldık? Kelimeler olmasa, o kelimeler gelip bize ilişmese, rutin düzeni içinde kendiliğinden işleyen biyolojik bir organizmadan öte bir şey olabilir miydik? Kelimeler bizi insan kıldı, bize bir hayat giydirdi. Ve bu mucizevi buluşma yaşadığımız her an böyle, kendi sırrınca, kendi oluşuyla gerçekleşmeye devam ediyor.

“Duydum ki bir papağanın karşısına koyarlar bir ayna. Papağan aynanın yüzüne bakınca, kendi gibi birini görür aynada. Güzel sesli ve dost canlısı biri konuşmaya başlar aynanın arkasında. O güzel papağan da sanır ki karşısındaki papağanın sesidir bu. Bir söz işitince kapılır sevince, konuşmayı öğrenir böylelikle” buyurmuş Feridüddin Attar, muhteşem, engin ‘Esrârnâme’sinde.

Dönüp kendi ağzımızdan çıkan kelimelere bakıyor muyuz? Onları derinden, kendi anlamlarınca, içlerinde taşıdıkları derinliklerle, her biri bir mucize gibi ortaya çıkışlarıyla, herkesten önce bize seslenişleriyle, bize söyledikleri ve söyleyişleriyle işitiyor muyuz? Aldığımız her nefeste alemde yeni bir mucize, yeni bir doğuş, yeni bir diriliş gerçekleşiyor. Ve alınan her nefeste bunun gibi sonsuz mucize... Hayat, dönüp bakanlara, kusursuz düzeni ve işleyişi içinde bilmedikleri sırlarını aşikar ediyor her an. Dönüp bakıyor muyuz?

“İnsan biraz belgesel izleyince doğadaki olağanüstü hikayeler karşısında hayrete düşüyor” dedi yanındakine dönerek. “O görüntüleri aslında doğadan çekiyorlar” dedi yanındaki.

Bütün ekranlarımız, ekranları dolduran duvar kağıtları, evlerimizin, bürolarımızın duvarlarındaki çerçeveler, giysilerimizin desenleri, çalışma ortamlarımızın arka planları doğal güzelliklerin fotoğraflarıyla, resimleriyle dolu... Ve dönüp gerçek bir merakla bakmadığımız çevremiz o doğanın kendisiyle!

“O goncalar minik geyiklerden oluşma bir sürünün toynakları gibiydi. O çiçekler tıpkı... hayır, çiçeklerden başka bir şeye benzemiyordu. Yaprakları da çıktıklarında sadece yaprak gibi olacaklardı. Ağaca bu kadar benzeyen başka bir ağaç görmemiştim hiç. Bu çok rahatlatıcıydı. Köklerini ve gövdesini düşündüm. Kökleriyle gövdesinin yukarıya, dallardan goncalara, çiçeklere ve yapraklara su gönderdiğini, sonra yağmur yağınca suyun yapraklar aracılığıyla ağaca dağıtıldığını düşünmek heyecan verdi. Öyle zekiceydi ki! Soluklarımı hızlandırdı. O ağacın omurgasını ve özünü koruyan kabuklara şükrettim” diye yazmış Ali Smith, ‘Bütün Hikaye ve Diğerleri’ kitabında.

İnsanı etkileyen her şey kodlandı, ezbere bağlandı. Etkilenme süreci içimize uğramadan gerçekleşir oldu. Etkilenmiyoruz artık, mutad ‘etkilenme’ durumlarını üstümüze giyip çıkarıyoruz. Aksi halde, etkilenmelerimizden insanlığımıza özünden dokunan gerçek bir ‘etki’ hasıl olurdu. Bizi etkilendiğimizi şeylere yönlendiren bir iç yönelim ortaya çıkardı. Biz sürekli, adeta periyodik olarak, neredeyse belli bir törensellik içinde ve yine neredeyse her zaman dışa dönük olarak ‘etkilenme’ler yaşıyoruz. Bu bağırgan etkilenme kültüründen, yazık ki, bizi etkilendiğimiz şeyleri gerçekten görmeye sevk edecek bir meyil, bir yönelim çıkmıyor. Kupkuru hayatlarımızı kendi gözlerimizden kaçırmak için bulduğumuz küçük yalanlardan biri de bu!

“Farkında mısınız?” diye sordu beyaz saçlı adam, “Nefes kesici olduğunu söylediğimiz bir güzellik, artık hiçbirimizin nefesini kesmiyor!”

Google+ WhatsApp