Kavganın Neresindeyiz?

Kavganın Neresindeyiz?

“Bizler genelde İslami bütüne ait olanı konuşmuyoruz. İslami bütünün zorunlu kıldığı sorunları konuşmuyoruz. Parçalar üzerinde konuşuyoruz. Her kesim bir parçaya tutunuyor. Herkes kendi parçasını çok önemli buluyor. Parçalar arasında içtenlikli bir iletişim de yok üstelik. Parçalar

Kavganın Neresindeyiz?

 

Modern ve geleneksel algılar arasında sıkışıp kalan müslümanlar olarak güncel sorunlarımıza çözümler üretme gayretiyle meşgulüz. Oysa müslümanca yaşamak, ibnül vakt (zamanın adamı diyorum ben buna)  olmayı da gerekli kılıyor. Ancak geçmişin nostaljik hatıralarına sığınmak insanı aslında ‘güncel olanın sorumluluğu’ndan da uzaklaştırabiliyor. İşte bu bağlamda zamana karşı yeni bir dil üretmenin imkanlarına dair birçok meseleyi konuşmamız gerekiyor.

Yeni Bir Dil Kurmanın İmkanı

“Bizler genelde İslami bütüne ait olanı konuşmuyoruz. İslami bütünün zorunlu kıldığı sorunları konuşmuyoruz. Parçalar üzerinde konuşuyoruz. Her kesim bir parçaya tutunuyor. Herkes kendi parçasını çok önemli buluyor. Parçalar arasında içtenlikli bir iletişim de yok üstelik. Parçalar kendilerini kutsallaştırdıkları için bir başka parçanın ne dediğine dönüp bakma ihtiyacı duymuyor.” 1

Hazindir ki;  bir şeyler yapıyorsak ya da yapabiliyorsak, bu sadece kendi muhitimizde ses getirebiliyor. Genel kamuoyunun dikkatini çekecek bir dili henüz inşa edebilmiş değiliz. Bunu sorun dahi etmiyoruz. Bu noktadan hareketle belirtmek gerekir ki, biz Kuran’ın kullandığı yöntemi, dili, yaklaşımı kullanamıyoruz. Kuran ‘ey insanlar’ diye hitap ediyor. Biz ise parçalara sesleniyoruz. Yani ey Türkler, ey Kürtler, ey Şiiler, ey Sünniler diye hitap ediyoruz. Burada çok açık bir sapma var. Eğer söyleminiz İslami ise ve bu parçalardan birisine hitap etmeye başlıyorsanız, sapmanın boyutlarını da büyütüyorsunuz.

Bugün eğer bir eylemden söz edilecekse bu eylem, İslami bütün için bir dil bulmak meselesidir. Kendi kültür muhitimizin dışında bizim eylem alanımızla ilgilenen pek kimse yok dünyada. Yani hiç kimsenin ilgisini çekmiyoruz. Çünkü zaten müslümanlar olarak biz bir niteliğin ifadesinden çok istatistiki ilgilerin muhatabıyız. “Biz bir istatistik konusuyuz. Nitelik konusu değiliz. Bilgi, bilinç ve içerik üretmiyoruz.” 2

Özellikle son dönemde medeniyet bağlamında çok yoğun tartışmalar yapılıyor. Aslında medeni bir dünyada yaşamadığımızı görüyorsunuz. İnsanlar farklı etnik aidiyetlere sahip oldukları için birbirlerini ötekileştiriyorlar, marjinalleştiriyorlar. Bugün çok açık bir şekilde bizler epistemolojik bir bunalım içerisindeyiz. Fakat bu bunalımla bütünleştiğimiz için bunalımı fark etmiyoruz. Neyi konuşacağımıza ne kadar konuşacağımıza nasıl konuşacağımıza biz karar vermiyoruz. Çünkü tartışma konularımız dahi ithal ediliyor. Muhafazakarlık da ithal edilmiş bir tartışma konusu olarak masamıza getirilmiştir. Hepimiz bir şekilde propaganda nesnesi muamelesi görüyoruz. Kendi tercihlerimizin öznesi olduğumuzu söylemek çok güç.

Hangi Kavramlarla Konuşuyoruz?

Bizler kavramlarımızı inşa etme konusunda zayıf bir topluluğuz. Kavramlarımızın kamusal alanda ölü kavramlar olduğunu hatırlatmak isterim. Kamusal alanda yaşayan ve kamusal alanı etkileyen kavramlarımız yok. Bütün kavramlarımız çok özel zamanlarda çok özel mekanlarda hatırlanıyor. Kavramlarımız teolojik bir uzmanlık dairesine sıkıştırılıyor. Kavramlarımızın, belirleyici ve tayin edici bir içeriği yok. Bu  aslında bizim için çok ciddi bir sorunsaldır. Kavramlarımızı hangi koşullarda kullanıyoruz? Bugün kendi kavramlarımızla İslam çok çirkin bir şekilde istismar edilebiliyor.

Mesela ‘Muhafazakarlık’ kavramı sosyoloji literatürüne baktığınızda Fransız Devrimi ile ortaya çıkmış bir kavramdır. Ben konunun teorik kısmıyla alakalı malumat verecek düzeyde sosyolojiyle içli dışlı değilim ama Muhafazakarlığın İslam toplumlarında neyi ifade ettiğini konuşmamız gerekiyor. Temas etmek istediğimiz nokta burasıdır.

Muhafazakarlık tarihe geç kalmak demektir. Mücadele alanına çıkmaya, tarihte söz sahibi olmaya geç kalmak demektir. Çünkü muhafazakarlık tekrar etmek ve taklit etmek ile ilintilidir. Hiçbir kültürdeki muhafazakarlık büyük ölçekli değişim ve dönüşüm talebine açık değildir. Büyük ölçekli değişim ve dönüşümlerden rahatsız da olur. Muhafazakarlıkların neyi muhafaza edip etmeyeceği konusu ancak düşünsel bağlantıları güçlü toplumların harcıdır. Eğer bir toplum düşünsel bağımsızlığa sahip değilse neyi muhafaza edip etmeyeceğinin kararını kendisi veremez. Çünkü muhafazakar toplumlar kendileri düşünmezler onlar düşündürtülürler. 3

Buradaki aslında bizim fotografımızdır. Bugün öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor. Biz bugün İslami bir modelden söz ederken neden İslami bütüne ilişkin bir entelektüel mücadelenin içinde değiliz? Gençlerin ya da gençlik çalışmaları yapanların neden böyle bir gündemi yok? Bize muhafazakar kesimler diye hitap ediyorlar. Mesela buna bir reaksiyon vermiyoruz.  “Hayır biz muhafazakar değiliz, bunu reddediyoruz.” diyemiyoruz. Bir sebep arayacaksak evvela bir tarih perspektifine sahip değiliz. Eğer bu perspektife sahip olsaydık İslam’ın hayata ve tarihe çıktığı dönemdeki dönüştürücü etkisini hatırlayarak muhafazakarlık tanımını reddedebilirdik.

İslam tarihe, tarihi dönüştüren bir güç olarak çıkmıştı ve  ilk küreselleşmeyi insanlık tarihinin en zor döneminde Müslümanlar gerçekleştirmişti. Onlar Kuran’ı hayatın kendisi kılmışlardı. Biz de ise Kuran daha çok hayatlarımızı dönüştürmeyen bir bilgi birikimi.  Günümüzde İslam dünyasında en çok okunan kitap Kur’an’dır. Yalnızca sadece ‘okunmaktadır.’ Okunan Kur’anların içinde yaşadığımız çağ ile ilişki kurduğunu söyleyemeyiz. “İslam’ın tarihe çıktığı dönemde Müslümanlar da Kur’an okudular ve onu evrenselleştirdiler. Biz ise Kur’an’ı okuyoruz ve onu yerelleştiriyoruz.4

Bizi Zaman Yenecek

İslam kelime-i tevhit ile başlıyor. Biz kelime-i tevhidi çokça ve mekanik bir şekilde tekrarlıyoruz. Bir hürriyet ifadesi olarak görmüyoruz. Kendimizi nesneler dünyasına ait hissediyoruz. Genç kuşak unsurlarıyla yeni bir başlangıç yapmamız gerekiyor. Cesaret etmemiz gerekiyor. Genç olmak genç düşüncelere sahip olmak demektir. Her üstat her düşünür daha çok kendi çağının çocuğudur. Üstatları ve hocaları eleştiriden muaf telakki etmek kötürümleştirici bir muhafazakarlığın adıdır. Ama genç olduğunuz için üstatları aşan bir entelektüel irade ortaya koymamız gerekmektedir. Bu, mümkündür. Yoksa harici gündemlerle dışarıdan tanımlanmaya devam edeceğiz. Neyi okuyup neyi okumamamız gerektiğine, ne kadar Müslüman olup ne kadar olmamamız gerektiğine hep başkaları karar veriyor. Bizim öncelikle bir tercih yapmamız gerekiyor. Bu tercih, eleştiri ve sorgulama, hesaplaşma gerektiriyor. Biz kapitalizmle, sekülerizmle, liberalizmle bütünleşmiş bir toplumda yaşıyoruz ve bir dirence sahip olmamız gerekiyor. Eğer İslam kültürü ve medeniyeti diye bir şey varsa ve hayattaysa, bu medeniyetin kendi kurumlarıyla bugün kamusal alanda varlığını sürdürüyor olmalıydı.

İthal Ve Sanal Gündemler

Tefekkür hayatımıza dikkat edin son birkaç yüzyıl boyunca sömürgeleştirildiği için biz hep izin verilmiş alanlarda izin verilmiş ölçülerde konuştuk. Her gün- bugün dahi- bizler seküler bir tahakküme maruz kalıyoruz. Asıl konuşmamız gerekeni konuşmak noktasında bir tercih yapmamız gerekiyor.

Nasıl bir tercih? Sadece maneviyatla sınırlı bir din algısı mı? Neden ödünç kavramlarla düşüncelerle amel ediyoruz? Bütün bunlar muhafazakar bir kültürün mağdurları olduğumuz içindir. Yani modernite ile hesaplaşma gibi bir sorunumuz var. Bugün yeteri kadar bir hesaplaşma içinde değiliz. Bugün modernite farklı isimler altında farklı bağlamlarda etkisini sürdürüyor. Bugün özellikle bu bağlamda Ortadoğu toplumları ve Türkiye gibi toplumlar dışardan ihraç kavramlarla terörize ediliyor. Bu kavramların bir kısmı İslami camiaların ekseriyetinde dokunulmaz kılınmıştır. İlk önce evrensel kavramlar(demokrasi, insan hakları, modernizm, muhafazakarlık, küreselleşme, sivil toplum vb.) olarak sunulan bu kavramsallaştırmaların evrenselliğine itiraz etmeliyiz. Neden cesaret edemiyoruz? Çünkü genel anlamda biz bugün dini hayatın ürettiği narkoz sebebiyle bu haldeyiz. Bu da dinin kalabalıkların hoşuna gidecek şekilde sunulması, pazarlanması demektir.

Bugün şu noktaya yoğunlaşmamız gerekirdi. Allah kitabı meşruiyet kaynağı olmaktan çıkmıştır. İslam meşruiyet kaynağı olmaktan çıkmıştır. Herkes Kur’an okuyor okuyor . Kur’an okulları, Kur’an halkaları vs. Ama tüm bu çabalara rağmen Kur’an referans kaynağı değil. Seküler bir siyasal kimliğimiz var. Bugün geldiğimiz noktada Müslümanlar liberal-seküler gündemin belirlediği doğrultuda örgütlenmeler gerçekleştiriyorlar. Buna karşın duygusal bir İslami kimliğimiz var. Sekülerizmin tartışmaya dahi konu edilmediği ve dokunulmaz kılındığı bir ülkede yaşıyoruz.

Referans Kaynağı Değişmiştir

Bugün geldiğimiz noktada, birçok şahıs referans kaynağı iken sadece Kur’an referans kaynağı değil. Mevlana,İbn Arabi, Said Nursi vb. -isimleri çoğaltmak mümkün- referans kaynağı. Burada yapısal bir problem yok mu? Evet İslam sadece maneviyatçılıktan ve sezgicilikten ibaretse sıkıntı yok. İslam’ın bütün boyutlarını bir araya getiren bir bilincin oluşturulmasına öncülük etmek gerekir.

Neden eleştirel bir farkındalığa sahip değiliz? Muhafazakar olduğumuz için bu böyledir. Bugün sorun şudur: Neden ümmet bugün bir ‘gerçekliğin’ adı değildir? Ümmet neden kitaplardan okuduğumuz bir şeydir sadece? Halbuki ümmet dediğimiz şey bizim siyasal gerçekliğimizin adıdır. Niçin biz modern ve seküler rüzgarlar yönünde konumlarımızı seçiyoruz?

Bakınız bugün moderleşme adına değerlerimiz birer birer yok ediliyor. Ciddi bir kavganın muhatabıyız. Hayatın içinde, toplumun içinde, kavganın içinde bir sanat, edebiyat, felsefe ve tefekkürden bahsedemiyoruz. Tarih boyunca biriktirdiğimiz yanılsamaları biriktirmeye devam ediyoruz.

Büyük Tartışmada Yokuz!

Bugünün sorunları artık eski kalıplara sığmıyor. İbn Arabi’nin, ya da Mevlana’nın, ya da Yunus’un, seküler tahakküm altında kalmak gibi sorunları yoktu.  Dini bir tercihte bulunmak demek geçmişe doğru yürümek anlamına gelmez. İslam tarihten ne zaman, niçin, nasıl çekildi ve yeniden tarihe nasıl, ne zaman dönecek? Var mı böyle bir kaygımız? Biz İslam’ın tarihe dönmesini mi istiyoruz, yoksa biz İslam’ın sadece içimize dönmesini mi istiyoruz?

Biz tarihten çekildik ve İslam sadece bir kültüre dönüşüyor. Siyasal bir belirleyici, bir tayin edici değil. “Geleneğin ve Tasavvuf’un  bu toplum üzerindeki dönüştürücü etkisiyle de İslam’ın dinamik sosyal yasalarına (şeriat) karşı bir kayıtsızlık meydana gelmiştir.” Bugünün dünyasında da tasavvuf, batini tevillerden öteye adımını atamamaktadır.

Yabancılaşma nasıl başladı?

Biz küresel bir kültür imparatorluğuyla karşı karşıyayız. Kültür üretmediğimiz için modenizmin ürettiği kültürü tüketiyoruz. Hiçbir direnişe tabi tutmadan tüketiyoruz. Neden bilgi ve enformasyon üretmiyoruz? Çünkü biz her gün medya uyuşturucuları alıyoruz. Hiçbir şekilde büyük resme yönelik bir dikkat içinde değiliz. Derneklerimiz var,  vakıflarımız var ve bu dernekler vakıflar bir düşünce enstitüsü gibi çalışmıyor. “Herkesin bir kendi tarzı var ve herkes o kendi tarzıyla büyülenmeye devam ediyor.” 6

Bu yazı bir hesaplaşma çağrısı olarak okunabilir. Çünkü müslüman algı-duruş  bir hesaplaşma içine girmemiz gerektiğini deklare ediyor. Kapitalizmle, sekülarizmle, liberalizmle, tasavvufla, muhafazakarlıkla.

Vesselam..

 Kaynakça:

1-Atasoy Müftüoğlu – Küresel Çağda Varolmak, Konferans,www.youtube.com

2-Roger Garaudy-Entegrizm, Pınar Yay. İst,1999.

3-Muhafazakar Söylemin Analizi, Nilüfer Göle, Özgün Bakış,134.s

4- Mustafa İslamoğlu-Anadoluda İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi, Düşün Yay. İst,2004.

5- Başkaldıran İslam – Gabriel Martinez-Gros, Lucette Valensi, Ayrıntı Yay. İst, 2010.

6-Mehmet Pamak-Resulün Mücadele Sünneti-www.ilkav.org

Diger:

-Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm – Eric J. Hobsbawm

-Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek – Marshall G. S. Hodgson

 

ENES GÜNASLAN

İKTİBAS ÇİZGİSİ

Google+ WhatsApp