Kararlılık

Kararlılık


Güncel gelişmeler Akdeniz’de yeni bir paylaşım ve işbölümünün sancılarını yaşadığımıza işâret ediyor. Bu da yaşanan süreçleri sâdece güncel olmaktan çıkarıyor ve târihsel bir kıvama taşıyor.

Akılda tutulması gereken husus, bir evvelki paylaşımda Türkiye’nin neredeyse tamamıyla dışlanmış olmasıydı. Türkiye sâdece dışlanmış olmakla kalmıyor; alabildiğine küçültülerek, âdetâ yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılıyordu. Siyâset (diplomasi) ve onun keskin uzantısı olarak savaş bir imkânlar meselesidir. Vaziyetin bu kadar kötü olduğu bir aşamada, imkânlar sonuna kadar zorlanarak Türkiye’nin “en az zararla” bu bâdireyi atlattığını söyleyebiliriz. O devirlere dâir ayakları yere basan bilgilenmeler “başarılanın” asla küçümsenmemesi gerektiğini öğretir. Bu bir varoluş meselesiydi ve başarıldı. Futbolun basit akılyürütmesiyle ifâde edecek olursak en azından “kümede kaldık” diyebiliriz. Yeri gelmişken temas edelim: “İstiklâl” adına yapılanları, Cumhûriyetin “inşâ” süreçlerinde yapılanlarla mezcetmek ve topyekûn yargılamak son derecede yanlış bir bakıştır. İkincisi tartışmaya açık iken, ilkinin tartışılacak bir tarafı yoktur.

Şu anlaşılıyor ki, 21. asır, I. Genel Savaş sonrası kurulan ve Türkiye’yi dışlayan dengelerin bozulduğunu gösteriyor. Aradan dolu dolu bir asır geçmiş. Ne Türkiye, ne de dünyâ aynı yerde değil artık. Kayda değer ve dikkât çekici olan, 1920’lerde Doğu Akdeniz’in paylaşımında kilit rol oynayan etkenin yeniden işlemeye başlamasıdır. Sürece bu açıdan bir bakalım.

Büyük hakim İbn-i Hâldûn, imparatorluk formasyonlarının “yükselme” temâyülünün ortalama 250-300 seneye karşılık geldiğini; daha sonra çözülme süreçlerinin mukadder olduğunu yazıyordu. Doğrusu ben Osmanlı İmparatorluğu’nun hakikî kurucusunun Fâtih Sultan Mehmed Han, hakîkî kuruluş târihinin ise 1453 olduğuna kâniyimdir. Eğer 1699, yâni çözülmenin başladığı Karlofça Anlaşmasını esas alırsak İbn-i Hâldûn’un verdiği ortalamanın doğrulandığını söyleyebiliriz. Sevr’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutan ve büyük kayıplara rağmen ayakta kalmasını sağlayan husûsun yeni dünyâ hâkimiyet kavgalarında ortaya çıkan gerilimler olduğunu biliyoruz. Burada kilit rol oynayan gücün, Asya’daki sömürgelerinin emniyetini düşünen Birleşik Krallık olduğu yine bilinenler arasındadır. Evvel emirde Fransa; daha sonra da Almanya’nın rekâbetine karşı Birleşik Krallığın çıkarları büyük ölçüde Osmanlı’yı “öldürmeden oldurma” siyâsetini tâkip etmeye sevk ediyordu. Ama petrolün sanayide yaygın bir kullanım görmesinden sonra, bu hammaddeye sâhip olan coğrafyaların paylaşımı gündeme geldi. Birleşik Krallık siyâsetini değiştirdi ve Osmanlı’yı tasfiye etmeye karar verdi.

II. Genel Savaş Birleşik Krallığın hegemonyasının yerini ABD hegemonyasının almasıyla neticelendi. Ama Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da mevcut olan işbölümü ve yapı esasta değişmedi. ABD, Birleşik Krallığın mimârisini ve mühendisliğini yaptığı bir siyasal coğrafyayı devralmış oldu. Sâdece İsrâil’in kurulması denkleme giren yeni bir olguydu. Diğer taraftan Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki görece Sovyet varlığını ise sistem karşıtı değil; sistemik bir mesele olarak değerlendirmenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Bugün hepimizin kullandığı Ortadoğu ve onun kadar sıklıkla kullanılmasa da Yakın Doğu kavramlarının târihsel olarak çok renkli olan Doğu Akdeniz coğrafyasının bilinçli bir şekilde “matlaştırılması” olarak telâkki ettiğimi ifâde etmeliyim. Ortadoğu karasal bir çağrışım yapıyor ve kendisini kuşatan hidrolik habitusundan, Akdeniz’den arındırılıyor. Bahane de hazır. Antikitede canlı bir ticâret havzası olan Akdeniz, modern dünyâda ehemmiyetini kaybetmiştir. Bunun yerini Atlantik almıştır. Akdeniz bundan sonra “târihî” ve “turistik” bir değer olabilecektir. Kimileri onun târihî, kimileri de turistik taraflarını abartmıştır. Ortadoğu olarak târif edilen alanlar ise “çöl” ve “petrol”den başka hiçbir şeyi çağrıştırmayacaktır.

Vakta ki Akdeniz’in de çok zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sâhip olduğu anlaşıldı işin veçhesi külliyen değişmeye başladı. Tuhaf olan bu sürecin dünyâda ABD hegemonyasının krizde olduğu; yâni Yalta Düzeninin sarsılmaya başladığı bir evrede yaşanmasıdır. Arap Baharı ile başlayan kaotik olaylar silsilesi bunu ifâde ediyor. Artık soyut olarak Ortadoğu tahlilleri yapmanın bir mânâsı kalmadı. Kıt’asal coğrafyaların mukadderatı yeniden tuzlu ve tatlı su havzalarıyla birleşti. Karasal bir yeniden paylaşım yeniden hidrolik bir yeniden paylaşımla eşlendi. Olması gereken de buydu. Dünyâ artık çok farklı. Türkiye de eski Türkiye değil. Türkiye’yi eski refleksler oyun dışı bırakmak istiyorlar. Net olarak koyalım: Eğer bunu başarırlarsa Türkiye küçülecek; değil, Türkiye başarırsa yeniden parlayacaktır. Arada başka bir ihtimâl yok. Belirleyici olan ise kararlılıktır. Evet; kararlılık… Sonuna kadar…

Google+ WhatsApp