Kara değirmen

Kara değirmen


Her şeye kayıtsız kalmayı istiyor insan bazen. Sesini kesmek, ellerinle kulaklarını tıkamak, gözlerini kapatmak... Öylece durmak ve zamanın çerçöpünü önüne katıp götürmesini beklemek öylece... Dakikalar, hatta oluyorsa saatler boyu...

Nereye giderseniz gidin etraftan birtakım ekran sesleri gelip sizi buluyor. Bir araya geldiğinde dayanılması güç bir uğultuya dönüşüyor bu sesler... Anlamlı bulabileceğiniz her şeyi konuşarak anlamsızlaştıran bir kakafoni orkestrası... Eşyayı öteye beriye ittiğinizde zeminde çıkardıkları o irkiltici, o rahatsız edici, tüylerinizi diken diken eden sesler gibi ürpertiyor içinizi bir yerden sonra. Meselelerin kabuklarını yiyip yemişlerini tabakta bırakan buyurgan, iddialı, nobran kişiliklerin her saat ekranlardan kendilerini insanlara dayatıp durmaları... Her şeyin düğmesine bassanız tek tek, yine bir yerlerden çıkıp gelen, hayatınıza sızan, kulağınıza bağıran o detone çok bilmişler korosu...

Nerede yaşayacağız? Sürekle kendime sormaktan geri duramadığım zehirli soru bu... Ekseriyetin yaşamaya bayıldığı bu ısırgan hayattan nereye kaçacağız? Bizim insanlığımızın orasından burasından ısırılmadan yaşayabileceğimiz bir yer kaldı mı? Anladık ki evlerimiz de artık tam olarak bizim değil, tam olarak içi değil hayatımızın. Peki, o dönmek için çok can attığımız ‘dışarı’lara çıkmanın bir yolunu bulsak, orada bu kahrolası gürültünün, bu sonu gelmez uğultunun girip talan etmediği, işgal etmediği, kendine benzetmediği bir yer bulup ilişebilecek miyiz?

Ne konuşacağız? Her şeyi bu kadar konuşup tüketmişken ve hiç kimsenin bir şeyleri konuşmaya yeniden başlamaya, yeniden düşünmeye, fikirlerin ve duyguların sıfır noktasına geri dönmeye tahammülü yokken bunca yanlışı nasıl doğruya taşıyacağız? Ne söyleseniz, hangi meseleye bir izah getirmeye çalışsanız, anında bir kod veriliyor söylediklerinize, hemen ilgili görülen bir dosyaya atılıyor ne dediğinize doğru dürüst bakılmadan. O dosyalar adeta kaynayan birer kazan... Anlamları yakıp kavuran, geriye meselenin sadece hararetini bırakan birer cadı kazanı...

Mayın döşenmiş bir arazide yürümek gibi içinizden geçen ya da zihninizde denkleştirdiğiniz bir şeyi söylemek... Daha en baştan akıbetinden umudu keseceğiniz; kimin neresinden çekiştireceğini, nereye yamayacağını, neye yakıştıracağını, nasıl ucuzlatacağını, nelere malzeme edeceğini bilemediğiniz bir zayiat... Sözün sözden farkını bilen bir ölçü, bir tartı, bir tanzim de yok. Her şey üst üste atılıyor, dağ gibi biriktiriliyor, tepe tepe kullanılıyor. Bütün bu tüketimden bir şey de hasıl olmuyor; çünkü zaten bu faaliyet bir hasıla için sürdürülmüyor. Sözler ağırlıksız olsun, havada dolaşsın, zamanı gelince sabun köpüğü gibi patlayıp gitsin; insana, hayata bir maliyet getirmesin isteniyor.

Dedim ya, hiçbir olan bitenin kayda değer olmadığı bir dünyada, yolu bulunabilse, tek kurtuluş yolu belki de her şeye kayıtsız kalabilmek olurdu belki. Ama yolu bulunamıyor, bulunamaz. Bulunamıyor çünkü bu uğultu dünyanın her girintisine çıkıntısına ulaşıyor. Kıyıda köşede saklananları, kendini bir tenhada unutturmaya çalışanları da bulup kovuklarından çıkarıyor. İçine çekiyor ve er geç öğütüyor, dönüştürüyor ya da posasını çıkarıp bir köşeye atıyor.

İtiraz etmenin ne kadar zorlaştığı, ne kadar anlamsızlaştığı ortada. Buna rağmen itiraz etmeyi sürdürene ya kibirli yaftası vuruluyor ya da her söylediği karamsarlıkla, ümitsizlikle etiketlenerek boşa düşürülüyor. Bu curcunanın içinde son anlamlı çıkışlar da köreltiliyor, son berrak ifadeler de bulandırılıyor.

Suyu çoktan kesilmiş bu kara değirmende aslında doğrudan hayat öğütülüyor.

Google+ WhatsApp