Kanayan Yara Kerbelâ

Kanayan Yara Kerbelâ


Kanayan Yara Kerbelâ

 

 

 

Muharrem ayı Arap-İslâm tarihi için olduğu gibi, Türk-İslâm tarihi ve geleneği için çok özel bir zaman dilimi. Onu anlamlı kılan, kan dökmenin, savaşmanın yasak kabul edilmesi, Âşûrâ orucu ve Sevgili Peygamberimizin biricik torunu Hz. Hüseyin’in katledildiği ay olmasıdır. 10 Muharrem 61 (m.680) tarihinde Hz. Hüseyin ve takriben 70 kadar yakını Kerbelâ’da alçakça/hunharca katledilmiş ve Müslümanlar arasında bir daha kapanmayacak derin yara açılmıştır. Nitekim bu gün bile Kerbelâ’nın matemi son derece canlıdır ve yürek burkan hikâyesi gönülleri dağlamaktadır. Öldürülenler arasında kundaktaki bebekler bile vardı.

Müslümanlar her yıl bu matemi anar ve onun yasını tutar. Hutbelerde çeşitli retorikler dillendirilir, Hz. Hüseyin güzellemeleri yapılır, onun uğruna canını verdiği değerlere atıf yapılır ve bunlara sahip çıkılması gerektiği mesajları verilir, ancak olayın failleri ve alçak kahramanları ise bilinçli bir şekilde gizlenir veya bu hadisenin arka planı pek irdelenmez. Oysa onu öldürenlerin de hangi değerler veya gaye için bu vahşete imza attıkları hususu bütün açıklığıyla ortaya konursa, verilen mesajlar anlam bulur veya gerekli dersler çıkarılır. Aksi halde sadece duygu yamyamlığı yapılır. Dolayısıyla kitabın bir yüzünü veya öteki yüzünü değil, ortasından okumak gerekir. Ancak geleneksel kodlara sabitlenmiş bir zihin için bunu yapabilmek kolay değil. Zira ortada izahı zor gerçekler vardır. Dikkat edilirse ölen de öldüren de Müslüman’dı ve dahi sahabe çocuklarıydı. Bizim gelenekte sahabe kutsal addedildiği için onların ve ahfadının yaptıkları da sorgulanamaz olmuştur. Bu nedenle çeşitli güzellemeler yapılır, ancak ikna edici bir açıklama dillendirilemez.

Kerbelâ hadisesinden bahsedilirken “Hz. Hüseyin şehit edildi” denir. Peki, kim şehit etti onu veya bu vahşeti kim işledi? Cevap çok açık, sahabe çocukları. Olayın bir numaralı faili Müslümanların Halifesi Yezid gösterilir. Oysa o, Şam’da meskûndu. Birinci dereceden failler Kûfe valisi Ubeydullah ve Ömer b. Sa’d idi. Ubeydullah’ın babası Ziyâd Hz. Ali’ye ihanet edip Muaviye’nin safına geçmiş birisidir. Cariye çocuğu olduğundan ve dahi babası bilinmediğinden Ziyad b. Ebih (Babasının oğlu Ziyad) olarak anılmıştır.

Hz. Hüseyin’i katleden ordunun başındaki komutan ise ünlü sahabî Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın oğluydu. Sa’d’ın dedesi Vüheyb b. Abdumenâf Resulüllah’ın annesinin amcası olduğu için Hz. Peygamber ona “dayı” diye hitap ederdi. Kendisi ilk Müslümanlardandı, Resulüllah’ın okçusuydu ve aynı zamanda Hz. Ömer dönemindeki başarıları nedeniyle “İran fatihi” olarak anılıyordu. Oğlu Ömer ise Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i katleden ordunun komutanı olarak tarihe kara bir leke olarak geçmişti. Bu vahşeti ise bir valilik kapabilmek adına işlemiş ve bütün değerleri bir makama satabilmişti. Aynı zamanda Hz. Hüseyin’in çocukluk arkadaşıydı. Yani aynı mahallenin çocuklarıydı.

Caniler Hz. Hüseyin’in başını kesip Yezid’e ulaştırmak için yola çıkarken, öldürdükleri cesetleri bile ortada bırakmış ve bunlar bölgeye yakın yerde oturan Benû Esed kabilesi mensuplarınca defnedilmişti. Hz. Hüseyin’in kesik başıyla ilgili haberler muhteliftir. Yezid’e sunulduğu iddia edildiği gibi, Şam’a götürülmediği de söylenir, ancak nereye defnedildiği ve akıbetinin ne olduğu konusu hala meçhuldür. Diğer yandan Hz. Hüseyin’in başının yanı sıra, kolları da koparılmıştı. Yani cesedine eziyet (müsle) edilmişti. Oysa Resulüllah müşrik ölülere bile zarar verilmesini yasaklamış ve dahi onlara saygı duyup defnettirmişti.

Ne yazık ki, onun koyduğu ilke vefatından sonra henüz kokusu bile kaybolmamışken delinmiş ve bizzat bir Müslüman diğer Müslümana böyle bir vahşeti reva görmüştü.  Yaşanan iç yakıcı hadise bir yönüyle Cahiliye Arap vahşetinin bir yansımasıydı. Dikkat edilirse Resulüllah’ın “Ehl- Beytim” dediği yakınlarından biricik evladı ve aynı zamanda hem amcazadesi hem de damadı olan Hz. Ali de benzer bir vahşete kurban gitmişti ve onu katleden İbn Mülcem fazla ibadet etmesiyle tanınan bir Müslümandı! Sonuçta Resulüllah’ın Ehli Beytinden Hz. Ali, Hz. Hüseyin alçakça katledildiler. Diğer oğlu Hz. Hasan’ın ölümünün bile şaibeli olduğu söylenir. Yine bu vahşet sırasında ve mütekip dönemde Resulüllah’ın kanını taşıyan sayısız yakını katledilmiştir. En büyük zulümlerden birisi, Resulüllah’ın amcasının soyu olan Abâsîler zamanında yaşanan Fah Savaşı’dır (169/786). Nitekim kaynaklarda “İkinci Kerbelâ” olarak anılır.

Hz. Hüzeyin’i davet eden Kûfe halkıydı ve hepsi de Müslümandı. Kendisine sahip çıkacaklarına dair söz vermişlerdi. Lakin ilk terk eden de onlar oldu. Egemenlerin korkusuyla sözlerinde durmadılar ve onu yalnız bıraktılar. Kerbelâ’da etrafı sarıldığı zaman Hz. Hüseyin katillerine seslendi, kanını helal saymalarının doğru olup olmadığını hatırlattı, Resulüllah’ın torunu olduğuna atıfla aman diledi ve serbest bırakılıp serhatlara giderek gaza yapmayı teklif etti, ama çabası nafileydi. Valilik kapacak olan Ömer ve ödül bekleyen diğer caniler onu dinlemediler. Günlerce kendisini ve beraberindekileri çölün kızgın güneşinde aç ve susuzluğa mahkûm ettiler. Deyim yerindeyse hayattayken onları yaktılar. Ancak kararmış ve nasırlaşmış vicdanlar için bunun bir anlamı yoktu. İkbal ve istikbal beklentisi her şeyin önüne geçmişti. Sonunda çember daraltıldı ve yürek yakan drama imza attılar.

Hz. Hüseyin’in hareketi veya Kerbelâ’da yaşanan vahşet, daha çok dinî saikerle izah edilir. Olay tamamen siyasî boyutludur ve ortada bir iktidar savaşı vardır. Ne ki, işin bu tarafı dillendirilip gerçekler ortaya konmadığı için asırlardır ümmet hutbelerden veya kürsülerden Hüseyin retorikleriyle uyutulmuş ve uyutulmaktadır. Nitekim Müslümanların bir kısmı 10 Muharrem’de kendilerine işkence yapıp kendi kendilerini kan revan içinde bırakarak Hz. Hüseyin’in andıklarını/onu sevdiklerini sanmaktalar. Oysa bu mesele bütün ön kabullerden uzak ve tarafsız bir gözle okunursa yeteri kadar ders çıkarılabilir ve aynı hatalara belki bir daha düşülmez.

Sonuçta yapılanları dine ve Müslümanlara mal etmenin de anlamı yoktur. Dönemin egemenlerine göre Hz. Hüseyin onlara isyan etmişti. Başta Yezid’e biat etmemişti. Kendisi gibi Medine halkı da onun halifeliğini kabul etmemişti. Yezid onu ve Medine halkını ikna etmek için çok çaba sarf etmişti. Hatta hiç olmadık kadar Medine halkına ihsanlarda bulunmuştu, ancak onurlu Medine halkı Ömer b. Sa’d gibi menfaate, ikbal ve istikbal beklentisine mukabil şerefini satmamıştı. Ancak bedelini de Harre ile çok çok ağır bir şekilde ödemişti. Benzer şekilde Hz. Hüseyin de. Dolayısıyla bu meseleyi dinî saikle değil, iktidar mücadelesi ve siyasal açıdan değerlendirmek gerekir. Netice itibarıyla Kerbelâ, güç ve iktidar için nelerin yapılabildiğinin veya feda edilebildiğinin acı bir belgesi olarak muhataplarına ders vermeye devam etmektedir.

 

 

Prof. Dr. İsrafil BALCI

 

samsun haber

Google+ WhatsApp