Kamusal hayâta mersiye

Kamusal hayâta mersiye


Modernliğin eleştirilmeye değer çok sayıda niteliği var. Ama her nev’i eleştiriden uzak gördüğüm bir tarafı olduğunu da îtiraf etmeliyim. O da şu: Modernlik, geleneksel dünyâda sâdece devlete has tutulan kamusal hayâtı, artık ulus veyâ toplum olarak tanımlanan teb’aya açtı. Bunun kökeninde ekonominin kamusallaşması yer alıyordu. Aristotales “oikonomia” kavramını sâdece evin geçimi olarak târif ediyordu. Modern ekonomi ise, ekonomiyi kamusallaştırarak dev bir dönüşüm gerçekleştirdi. Evvelâ ticâret, daha sonra da üretim ve tüketim üzerinden devâm eden kamusallaşmalar, insanların hayâtını da değiştirdi. İnsan hayâtlarının günlük rutininde “dışarıda” geçirilen zaman, evde geçirilen zamânı fersah fersah aştı. Kamusal mekânlar karmaşık ve sorunlu taraflarıyla berâber tezâhür etmeye başladı. Bu da büyük edebiyatlar ve fikirlerin üretimi üzerinden tartışılmaya başladı. Bir büyük fırsat belirdi: İnsan artık târihinin nesnesi değil, öznesi olabilecekti. Ama ağır sorunlarıyla yüzleşip, onları aşarak. Temel meselelerden birisi üretimin kamusallaşmasıyla tüketim kamusallaşması arasındaki açıktı. Üretim, bahusus yoğunlaşıp merkezîleşirken, tüketimin kamusallaşması cılız kalıyordu. Bu kapitalizmin mâhut arz-talep dengesizliğinden başka bir şey değildi. Rosa Luxemburg’un “Sermâye Birikimi” başlıklı eserinde târif ettiği bir döngüye de yol açıyordu. Üretim ekseninde katı bir disiplinle örgütlenen ve ulus adını alan kolektivitelerin alım gücünün baskılanması, talep; dolayısıyla da tüketim ekseninde kısıldığı için oluyordu bu. Üretim fetişizmi, kendi kapasitesinde bir tüketim doğurmayınca durgunluk ve buhranlar kaçınılmaz oluyor ve bunun yegâne hâl yolu ise savaşlar oluyordu. Yâni ulusların mukadderatında “tulum”, ”üniforma ile yer değiştiriyordu. Bu döngü 19. Asrın karakteri olarak tezâhür etmiştir.

20. Asır olarak bildiğimiz asır, bu döngünün göreli olarak kırılmasıdır. Nükleer savaş tehlikesi, hâkim güçlere yeni bir yol aramayı mecbûr kılmış; bunu da Keynesgil formüller üzerinden, yâni yoğun devlet müdahalelerini devreye sokan “tam istihdâma” dayalı ve “yeniden bölüşüm” esaslı bir anaakım siyâsal ekonomik aklın çeşitlemeleri çözmüştür. Amaç, talebi güçlendirmekti. Sağlanan görece refah artışı bunu ifâde etmektedir. Bu sûretle modern dünyânın üç büyük parametresi olan “devlet”, “ulus” ve “sermâye” arasında bir eklenme ve yatışma da sağlanmış oluyordu. Ama bu kısa erimli bir başarıydı. Zaman içinde sağlanan üretim artışları, ağır mâliyet sorunlarıyla karşılaştı, ulusları yordu, yeniden bölüşümün rutinleşmesi de sermâye ve emek verimliliğini düşürdü. Burada yeni kapitalist elitlerin aklı devreye girdi ve sermâye hareketliliği orijinal coğrafyalarını terk ederek, emek gücünün pahalılandığı Batı’dan ucuz emek cennetlerini ihtivâ eden Doğu’ya kaymaya başladı. Mâhut arz-talep dengesizliğinin aşılması için yeni bir metod işlemeye başladı. Bunun adı kredi veyâ borç kapitalizmidir. Nixon Şoku üzerinden 1971’de altın disiplininden kopmuş ve sınırsızca basılan parasal varlıklar dünyâyı köpürtmeye başladı. Üretim fetişizminin yerini tüketim fetişizmi aldı. Bu sürecin kamusal alanlardaki yansıması da kısa zaman içinde görülmeye başladı. Siyâsal ve ekonomik meselelerin tartışıldığı kamusal alanlar bu defâ hızla en ucuz karşılığıyla kültürelleşti. İnsanlık, belki de târihsel ihmâllerin konusu olmakla berâber bâzı kültürel meseleleri kökenlerinden kopartılmış bir şekilde, ama parlak entelektüel söylemlerle merkeze koyarak sonu gelmez ve çözümsüz gerilimler şeklinde tartışmaya başladı. Elbette tüketim kamusallığı, üretim kamusallığına, tüketim fetişizmi de üretim fetişizmine göre daha şenlikliydi. Ama bu şenlenme, içerik kayıpları ve sığlaşmayla da berâber yürüyordu. Böylece kapitalizmin lümpen târihi de derinleşiyordu.

2008’den başlayarak ve bâhusus 2020’de zirve yapan buhranlı gelişmeler, artık Dolar üzerinden çevrimlerini başaramayan ve balonlaşan kredi kapitalizmin sonuna gelindiğine işâret ediyor. Kredi kapitalizmini ayakta tutan sütunlar sarsılıyor. Eksi fâizlerin ve son olarak eksi petrol fiyâtlamalarının yaşandığı gelişmeler buna işâret ediyor. Bu, bâzılarının zannettiği gibi kapitalizmin sonu değil; olsa olsa bilinçli, kurgulanmış, modellenmiş bir şekilde yeni bir evresine geçişi ifâde ediyor. 5G ve 3D teknolojilerin baskısını yiyoruz. Aşınmış doların yerini alacak olan dijitâl para birimi, nakitsiz toplum, çok daha sıkı kontrol edilen iğdiş uluslar öngörülüyor. Evvelâ üretim fetişizmi, daha sonra da tüketim fetişizmi üzerinden yaşanan kamusal savrulmaların ateşi alınıp dindirilmek isteniyor. Aslında gelişmeler çok daha radikal. Virus salgını sürecin kendisi değil bir yan ürünü. Adını adamakıllı koyalım: Kamusal hayâtın sonuna geldik. Ev güzellemeleri yapanlara, başta sığ celebrity’nin güzellemelerine kanmayalım. Bu yeni bir karanlıklaştırma (obskürantizm). İnsansız, ilişkisiz yeni medeniyet; medeniyet sıfatını ne kadar hak ediyorsa… Bu aynı zamanda ulus veyâ toplumsalın sönümlenmesi. Bu aynı zamanda, eğer tongaya düşerse devletlerin fosilleşmeye doğru evrilmesi. Nihâyet bu, her ne kadar oikonomia’yı ev ile sınırlı görse de, siyâset üzerinden, beşer hammaddesinin insanlaşabildiği yegâne tecrübenin ev (İdion) dışında, kamusalda (Koinon) başladığını söyleyen Aristotales’in kavrayışlarının da çok gerisine düşen bir savrulma… Ne diyelim; Hayırlısı…

Google+ WhatsApp