Kalabalığın ıssız yeri

Kalabalığın ıssız yeri


“Herkes kendi kendine konuşuyor aslında” dedi yanındakine, “birilerinin onu dinliyormuş gibi görünmesi bu gerçeği değiştirmiyor”

Bir insanın bir diğerinin içinde gidebildiği yol, alabildiği mesafe her geçen gün kısalıyor. İnsanın insanı bilmesi, anlaması, hissetmesi en iyimser nitelemeyle zorlaşıyor. Herhangi birimizin böyle bir gayreti var mı, o da tartışılır. İnsanların birbiriyle hiç olmadığı kadar iç içe, dışa dönük, ‘teşhirci’ yaşadığı bir devirde, herkes neredeyse kendi içinde kilitli kalmış durumda. Bu ıssızlığı, farkında olsun olmasın herkes yaşıyor bir parça içinde bugün.

“Ey zaman, uzaklaşmaktasın benden şimdi./ Yaralanıyorum her kanat çırpışınla./ Ama kalınca yalnız, söyle, neye yarar ki/ dudaklarım, gecem ve gündüzüm tek başına?/ Yok bir sevgilim, bir dört duvar,/ ne de bir iklim, gönlümce./ Bütün kendimi adadıklarım, ömrümce,/ ansızın zenginleşip beni harcamaktalar” diyor Rainer Maria Rilke, bir şiirinde.

Devre özgü olumsuzlukların ötesinde, bir insanın diğerini tamamen anlaması, anlayabilmesi, sözlerini, davranışlarını, hissedişlerini, hayallerini anlamlandırabilmesi yine insanın tabiatı icabı kolay değil ve hatta pek o kadar mümkün de değil. Çünkü herkesin kendi olduğu yerde başkalarından ayrılması, başkalaşması kaçınılmaz. Aksi halde hepimiz aynı insanın birer kopyası olurduk. Duyguların, hissedişlerin, düşünüşlerin, özleyişlerin farklı köklerden beslendiği yapılarız hepimiz. Bir parça birbirimize yaklaştığımız, yakınlaştığımız zamanlar oluyor olsa da, esasta aynı insanda bütün bütüne buluşabilmemiz, duygusal ve zihinsel olarak örtüşebilmemiz mümkün değil. O halde, hayatını derinleştirecek anlamı arayan herkes, onu kendinde aramalı... Çünkü hakikatin tarifi, duygusu, düşüncesi orada, bunu başkalarından bulup alamayız. Kendimizle içten bir irtibatımız yoksa, uzayın derinliklerindeki uzak yıldızlar kadar yalnızız bu dünyada. Kendimizle konuşmanın bir yolunu bulamamışsak, dilini kuramamışsak, bazı şeyler hiç konuşulmamaya, ifadeye hiç kavuşmamaya mahkum!

“İnsanın tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşmadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam o dönemde, Drago, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti” diye yazmış Dino Buzzati, ‘Tatar Çölü’ kitabında.

İçindeki o bir tek cümle eksiksiz birikebilsin diye, yeryüzünde söylenmiş hiçbir söze açmadı kulağını.

Her sayfasına bir tek kelime yazılmış bir şiir kitabı gibi hayat, o sayfaları çevirmek, o kelimeleri anlamlı bir sırayla bir araya getirerek şiiri ortaya çıkarmak gerekiyor.

Bir tepeye çık, şehre uzaktan bak. Arabalar nasıl uğulduyorsa trafikte, insanlar öyle uğulduyor sadece. Binalar ne kadar soğuksa birbirine, insanlar o kadar soğukluk içinde. Yollar ne kadar bir yere varmıyormuş gibi görünüyorsa, hikayeler o kadar umarsızca akıyor boş yere. Şehir nasıl güçlükle alıp verebiliyorsa nefesini, anlamlar o kadar tıknefes kalmış gibi...

“Ben de işitmiş olmasaydım” dedi beyaz saçlı adam, “şahidi olmayacaktı sözlerimin!”

Google+ WhatsApp