Kahve ve kahvehane isyanları

Kahve ve kahvehane isyanları


Kahve ve kahvehane isyanları

 

 

 

Kahvehane ve kahve yasağı önce Mekke’de gerçekleşti: 1532 yılında saygın din bilginlerinden Ahmed Sunbati, “Kahve denen nesneyi içmek de, satmak da, bulundurmak da haramdır” deyiverdi.

Bu fetva herkesten önce öğrencilerini sokağa döktü. Öğrenciler tarafından kahvehaneler basılmaya, kahve içenler tartaklanmaya başlandı. 

Karşı görüşten din adamları da vardı ve onlar bu fetvanın aksini iddia ediyorlardı: “Helâldir”.

Ama kavga sürüp gidiyor, bir fincan kahve yüzünden insanların canı yanıyor, dükkânlar kırılıp dökülüyordu.

Sonunda Kadı Mahmud İlyas Hanefi duruma el koydu: Âlimleri toplayarak görüş istedi. Ekseriyet haram olmadığını sağlam delillerle ortaya koyunca, kahveyi “mübah” ilân eden bir fetva yayınladı.

Daha önce de Memlük Sultanı Kansu Gavri zamanında Mekke Muhafızlığına atanan Hayrbay tarafından bir yasak konmuş (1511), ne var ki, Mekke Müftüsü buna katılmayarak yasağı delmişti. Bunun üzerine Sultan Kansu Gavri çıkardığı bir emirname ile “kahvenin mutlak olarak haram sayılmaması” gerektiğini duyurmuş, tiryakileri bir miktar rahatlatmıştı.

İşin daha da ilginci, kahvenin bir dönem Papa tarafından da yasaklanmasıydı. Papa, kahveyi “Hıristiyanlık öğretisine aykırı” bulmuştu. Marsilya’da ise kahve yüzünden doktorlar ayaklanmış, içilmesini sağlık açısından son derece zararlı bulmuşlar ve hükümeti defalarca uyarmışlardı.

İngiltere Kralı ile Prusya Kralı Büyük Frederik, 1732 yılında ülkelerinde kahveyi yasaklayıp tüm kahvehaneleri kapattılar. 

Osmanlılarda ilk kahve yasağı Kanuni zamanında çıktı. Kahvehaneler yakılıp yıkıldı, ama muhalif âlimler işin peşini bırakmadılar. Tartışmalar sürdü. Tartışmalar sürerken, kahvehaneler ya yer altına çekildi ya da gözden uzak bölgelere taşındı. 

Manavgat’ta dünyaya geldiği için kısaca “Manav” lâkabıyla anılan İstanbul Kadısı İvaz Efendi, yasak kararı çıktıktan sonra, kahvehaneleri bizzat basar, ocakları ve kazanları yıktırır, artık yıkacak pek bir şey kalmayınca da “yalak” adını verdiği fincanları işaret eder, “yalaklarını da... yalaklarını da...” diye bağırırmış.

O dönemde baskın korkusundan kahvehanelerin ön kapıları kapatılmış, ama her kahvehaneye bir arka kapı açılmış. Müşteriler arka kapıdan girip çıkıyor, hâlâ keyiflerine bakıyorlarmış.

Meşhur bir tarihçimiz şöyle diyor: “Rahmetli Sultan Üçüncü Murad Han zamanında, büyük ikazlar oldı. Lâkin bazı yârân ‘koltuk kahvesi’ diye, çıkmaz sokaklarda ve bazı dükkânların ardında, arka kapudan işleyub, subaşı ve asesbaşıya çokça müracaat etmekle izin koparub men olunmadılar.” 

Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) koyduğu kahvehane yasağının temelinde, tarihimize “harîk-i azîm” (büyük yangın) diye geçen yangının etkisi var: İstanbul’un büyük bir bölümünü kül eden yangın bir kahvehaneden çıkmıştı.Buna öfkelenen Padişah, “min-ba’d kahvehane itdürmeyün” diye emir verdi ve bütün kahvehaneleri kapattırdı. 

Daha sonraki padişahlar ise kahvehaneleri devletin kontrolü ve gözetimi altına alacak mekanizmaları kurmaya çalıştılar. Dolayısıyla, kahvehaneleri tümüyle kapatmaksızın, “ibreten lilğayr” (diğerlerine ibret olsun diye) zaman zaman birkaç kahvehane kapattırmayı daha uygun buldular.

Ünlü Osmanlı tarihçisi Naima Efendi (1665-1716), kahvelerin kapatılmasıyla ilgili yorumunda, “Faziletli ve görgülü insanların toplandığı kahvehaneler bir günde hâk ile yeksan edildi” diyor.

Yıkımdan kurtulmak isteyen bazı uyanık işletmeciler kahvehanelerine o dönemde revaç bulan kitaplar koyup adını “Kıraathâne” (Okuma Evi)olarak değiştirdiler.

Bu fikir tuttu ve “kahvehane”ler kısa süre içinde “Kıraathâne”ye dönüştü. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp