Kaht-ı Rical

Kaht-ı Rical


Meselemiz, sorunumuz kaht-ı rical mi, kaht-ı mal mı, kaht-ı bilgi mi? Yoksa Mardinizade Mehmed Arif’in dediği gibi, “fakd-ı ittihâd, fıkdân-ı gayret” mi?

Malum olduğu üzere, Osmanlı 18. yüzyıl itibarıyla askeri siyasi ve iktisadi alanda yaşadığı krizi aşmak ve gerilemesini durdurabilmek için çözüm aramaya başladı. Aradığı çözümü de ileride kendi celladı olacak Batıyı taklit etmekle bulacağını sandı. Osmanlının bu yönde tavır alması ve yönünü Batıya dönmesi, bu dönüşündeki önceliği, Batının ilmini ve fennini almak, bu sayede yaşadığı askeri mağlubiyetlere ve çektiği iktisadi sıkıntılara son vermekti.

Fakat Devleti Ali, yakasını kaptırdığı Batı dünyasının kendisi için bir kurtuluş olacağını bekler iken, işler hiçbir vakit umdukları gibi gitmedi. Bir ümitle yöneldikleri taraf, kızılca kıyamet olarak sürekli üzerine yürüdü. Yaşanan sıkıntılı süreç bir süre sonra memleket aydının kendi içine dönmesini ve iç muhasebe yapmasını gerektirdi. Özellikle II. Meşrutiyet döneminden kısa bir süre sonrası başlayan bu içe yöneliş ve iç muhasebe birçok meselenin de yeniden tartışılmasını gündeme getirdi.

“Neden bu hale geldik?”, “Sebepleri nelerdir?” gibi sorular Müslüman aydınlar arasında sorulmaya, tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalardan birinin de “Kaht-ı Rical” – “Adam Kıtlığı” olduğu görülmektedir. Buradaki kaht-ı rical’den kastın, krizleri yönetebilecek, bilgi ve feraset sahibi devlet adamlarının yokluğudur. Özellikle modernleşme sürecinin resmi tarihi olan Tanzimat’tan sonra sıklıkla kullanılması, içine düşülen çaresizliğin ve ümitsizliğinde göstergesidir. Bu dönemden sonra Osmanlı Devletinin asırlardır devam eden devlet geleneğine ve yönetim usulüne uygun devlet adamları yetişmemiş, bu alanda büyük bir kıtlık yaşanmıştır.

Mesele mühimdir, devleti devlet adamları yönetir. Dirayetli, feraset sahibi müdebbir devlet adamları yok ise, devlette işler aksamaya, her şey birbirine girmeye başlar. Tedbir sahibi olmak için sadece zeki olmak yeterli değildir elbette. Zeki olmanın yanında bilgi, tecrübe sahibi olmak çok önemlidir. Bilgi ve tecrübe sahibi olmak içinde, görüp geçirmek, yaşamak yani belli bir yaşa gelmiş olmak gereklidir. Osmanlı son döneminde böyle bir sıkıntıyı da çok şiddetli bir şekilde yaşadı. Tabi diğer bir mesele de, son dönem siyasi yapı içerisinde görev alanların vasıflarında, emanet-ehliyet-liyakat gibi özelliklerden çok, iktidara karşı sadakat, bağlılık ve güvenirlilik aranmıştır.

II. Abdülhamid’de bu meseleden rahatsızdır ve etrafında bulunan aklıselim insanlardan, devletin çöküşünün nasıl önüne geçilebileceğine dair raporlar ister. Bu raporları hazırlayanlarda kaht-ı rical – adam kıtlığına dikkat çeker. Kaht-ı rical bir mesele olarak tartışılır. Tabi Abdülhamid çok evhamlı biri olduğu için, en küçük bir şüphede dahi en yakınındakileri görevden almakta, hatta cezalandırabilmektedir. Abdülaziz’i tahttan indiren ve kendisini sultan yapan Mithat Paşa, Abdülhamid’in bu tavrından ilk nasibini alanlardandır.

Kaht-ı Rical tartışmalarına katılan ve bu başlıkla bir makale kaleme alan İsmail Hami (1889-1967), bir asır içinde büyük bir devlet adamı yetiştiremeyen milletlerin zevale mahkum olduğunu ifade eder. (1) İsmail Hami’ye göre memlekette kaht-ı ricalin iki sebebi vardır. Birincisi gençliğin ihmali, ikincisi siyasi alanda gavurlara vazife verilmesidir. Bir millet için gençlik vatanın en büyük en mühim kuvvetidir. Gençlerin bugün hayal ettiği gayeler, ileride yapıp edeceklerine dair emelleri, yarın içtimai alanda kendisini gösterecektir. Her asır başka bir ihtiyacı, yeni şeyleri ortaya çıkarır. Yeni şeyleri ancak yeni insanlar tatbik edebilir.

Osmanlı devletinde kaht-ı ricalin diğer bir sebebi ise gayrimüslimlere devlet siyasetinde görev verilmesidir. İsmail Hami’ye göre, dünyada bundan büyük hukuki hata olamaz. Zira Osmanlı Devletinde görev alan memurlar, devleti temsil ettiği gibi aynı zamanda Hilafeti de temsil etmektedir. Oysa bir gayrimüslimin hilafeti temsil etmesi şeriata aykırıdır. Bu durum Avrupa devletlerinde bile kabul edilebilir bir şey değildir. Bir gayrimüslim hiçbir zaman sadece Allah rızası için, Müslümanların faydasına hareket etmez, edemez.

Tâhirü’l-Mevlevî’de aynı meseleden dolayı mustariptir. Yazdığı bir şiirinde kaht-ı ricalden şikâyetçidir. Vatanın devlet adamı sıkıntısını çektiğini ve yaratandan devleti yönetecek adamlar göndermesini niyaz eder.
“Bu adamlar ne vakit bizde zuhûr eyleyecek
Mülkü, himmetleri gülzâr-ı sürûr eyleyecek
Bunları memlekete bahş ile ey Rabb-i ibâd
Şu harâbe vatanı bâri sen eyle âbâd” (2)

Filibeli Ahmed Hilmi’de kaht-ı ricali bir mesele olarak görür ve devlet adamlarının yönetimdeki kifayetsizliğinden yakınır ve “Avrupa’dan sadrazam mı ithal edeceğiz” diyerek, mevcut durumun sıkıntısını izaha çalışır. (3) Tabi bu durumun bu hale gelmesinde iktidarda olanlarında büyük suçu vardır. Abdülhamid göreve getirdiği devlet ricalinde, ehliyet ve liyakatten önce, sadakat ve bağlılık aradığı gibi, Abdülhamid’i devirip iktidara gelen ittihatçı tayfada ehliyet ve liyakatten önce, kendi politikalarına sadakatle bağlı olduğuna inandığı kişileri göreve getirmiştir.

Biz kaht-ı rical meselesini devlet adamlığı mahiyetinin dışında, fakat aynı kavramının konu içerisinde yerli yerine oturacağını düşünerek farklı bir alanda kısaca ele almak istiyoruz. Bilindiği gibi Osmanlı çeşitli sebeplerle ihtişamını kaybetti ve tarih sahnesinden silindi. Osmanlı Devletinin siyasi anlamda şer-i şerife göre meşruluğu tartışılsa da, Müslümanların devletiydi ve Müslümanlar devletsiz kaldı. Yaklaşık yüz yıldır İslam Alemi ve müminler imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dağıldılar. Burada şöyle sormanın gerekliliğine hatta zaruretine inanmaktayız.

Kaht-ı Rical – Adam Kıtlığı günümüzde Müslümanlar için bir mesele midir? Özellikle mikro parçalanmışlık olan postmodernizmin devletten bireye, varlığını yakıcı bir şekilde gösterdiği 21. yüzyıl Müslümanlık düşüncesinde, Klasik İslamcılık tartışmaları devam mı etmeli? Yoksa kaht-ı ricali bir mesele olarak ele alıp tartışmalı mı? Müslümanlar iyi düşünmeli. Meselemiz, sorunumuz kaht-ı rical mi, kaht-ı mal mı, kaht-ı bilgi mi? Yoksa Mardinizade Mehmed Arif’in dediği gibi, “fakd-ı ittihâd, fıkdân-ı gayret” mi? (4)

Bugünün Müslüman dünyasında gerek yerel gerekse küresel ölçekte, bilgi, malumat, derinlik, tartışabilirlik düzeyinde yetkin Müslüman entelektüeller olduğu halde, siyasi iktisadi yönleri bir kenara bırakırsak, felsefi ve kültürel anlamdaki tıkanmışlığın ve parçalanmışlığın sebebinin, kaht-ı rical ile izahı mümkün müdür? Yoksa mesele kaht-ı samimiyet, a’zam-ı enaniyet midir?

Dipnotlar:

1-İsmail Hami, Mesail-i İctimaiyye: Kaht-ı Rical, Hürriyet-i Fikriyye, sayı 5, sayfa 5-7
2- Tâhirü’l-Mevlevî, İstanbul’a Bir Adam, Sıratı Müstakim, cilt 5, sayı 122, sayfa 297
3- Filibeli Ahmed Hilmi, Kaht-ı Rical Meselesi, İttihad-ı İslam, sayı 2, sayfa 3
4- Mardinizade Mehmed Arif, Mâzîye Atf-ı Nazar Ne İdik Ne Olduk, Sıratı Müstakim, cilt 4, sayı 93, sayfa 263

Google+ WhatsApp