Kadına şiddet

Kadına şiddet


Son zamanlarda yaşanan birkaç olay kadına şiddet meselesini yeniden Türkiye’nin gündeminde baş sıralara taşıdı. Vahşice işlenmiş Pınar Gültekin cinâyeti ise buna tuz biber oldu. Gencecik bir hayât söndü. Elbette en büyük acı, âilesinin yaşadığıdır. Ama kamuoyu da büyük bir infiâl yaşadı. Bu olayların durulacağını, önünün alınacağını beklemiyorum. Geldiğimiz aşamada ne zihniyet ne de hukûkî seviyede meseleyle tam olarak yüzleşilebildiği kanâatinde değilim. Kadına şiddet konusunda dünyânın en ileri hukuk ve demokrasi toplumları olarak yüceltilen ve misâl gösterilen Norveç, Danimarka ve Finlandiya’da bile hâlâ “Rıza yasası” kabûl görmüş değil. Artık biliyoruz ki, kadına yönelik şiddetin kadının statü kazanması, ekonomik olarak bağımsızlaşması ve üretime erkekler kadar dâhil olması; nihâyet yüksek tahsil oranlarıyla bir alâkası yok. Bir aralar saf saf, bunun bir kültür meselesi olduğuna inanılıyordu. Sanayileşmiş, medenîleşmiş Garp toplumlarının kadın erkek eşitliğini sağlamış olduğu, kadının “kurtuluşunu sağlandığı”; buna mukâbil geri üretim tarzlarını yaşamakta ve bunda da ısrarlı olan Şark -tercihan da Müslüman toplumlarda kadının mâkus tâlihinin devâm etmekte olduğu istikâmetinde yaygın bir fikir vardı. Ama rakamlar gelmeye başlayınca tablonun böyle olmadığı ortaya çıktı. Bugün AB’de her 3 kadından 1’inin şiddete mâruz kaldığı biliniyor. Danimarka, Hollanda, Norveç gibi memleketlerden gelen rakamlar çok şaşırtıcı. Hâsılı, ne ekonomik ve istihdama dâir veriler; ne de eğitim ve kültür seviyesinin yüksek olması sadra şifa olmuş gözüküyor..

Tedbir ve cezâların arttırılması tabiî ki çok mühim. İspanya’nın bu hususta bir laboratuvar gibi çalıştığını biliyoruz. Ama bunların yaşanmakta ve yaşanacak olan şiddet olaylarını ortadan kaldıracağını düşünmüyorum. Maalesef şiddet artarak devam edecek. Bu kadar karamsar olmamın sebebi şu: Kadına yönelik şiddetin kâhir ekseriyeti, erkeğin âdetâ bir akıl tutulması yaşadığı, kendisini kaybettiği öfke nöbetlerinin ardından yaşanıyor. Yâni cezâların arttırılmış olmasının caydırıcı bir tesirinin olabileceğini zannetmiyorum. O öfke anında bütün kontrolünü kaybetmiş olan fâilin bunun hesâbını yapacağını ve karar değiştireceğini beklemek safdillik olacaktır.

Tırmanan bu sürecin üretim toplumuna dâir akıl yürütmelerle anlaşılabileceği kanaâtinde değilim. Modern üretim toplumlarında kadınlar evlerinden çıktı ve üretim kamusallığına katıldı. Bu sürecin kadının özgürleşmesi olarak târif edilmesi son derecede yanlış gelmiştir bana. Evet, binlerce sene evinden çıkmayan kadının açık havayla tanışması bâzı açılardan “büyük” bir değişimdi. Ama açık havaya mâruz kalmak her zaman özgürleşme mânâsına gelmez. Tam tersine ister bürokrat olarak, ister fabrika işçisi olarak kadınların kamusal hayâta karışmasına ağır bir baskılama eşlik etti. Ücretli kölelik sisteminde kadınlar sömürünün en ağır yaşandığı tabakaydı. Kadının kadınlıktan ve insanlıktan çıktığı bir süreçti bu. Sâdece patronları tarafından değil, kendisi de sömürüye mâruz kalan erkek işgücü tarafından horlanıyor, itilip-kakılıyorlardı. Buradan görece sıyrılmaları, eğitim ve öğretim gerektiren orta sınıf meslekler ağına katılmaları sâyesinde mümkündü. Ama orada da fırsat eşitsizliği engeline takılıyorlardı. Mücâdele edip başaranlar, bir yerlere gelenler ise bunun bedelini bilerek-bilmeyerek kadınlıklarını geride bırakmalarıyla, yâni erkekleşmeleriyle ödüyorlardı. Kapitalizmin en kaba formunu oluşturmuş olan reel sosyalizmde bunlar zirve yapmıştır.

Esas meselenin kadınların üretim kamusallığına değil, tüketim kamusallığına karışmasıyla yaşanmaya başladığı kanaâtindeyim. Üretim kamusallığı toplumsal ilişkileri dolayımlayan ve topraklayan çok sayıda mekanizmaya sâhipti. Burada “yapılan işlere” bakmak esastır, bu işin kim tarafından yapıldığı ise isimsizdir (anonim). Hâlbuki tüketim kamusallığında bizzat faillere, “kimin kim ile ne yaptığına” bakılır. Kişiselleşmiş, bireyselleşmiş bir dünyâdır bu. “Emek” üretim toplumunu belirlerken, tüketim toplumunda Foucault’nun da uzun uzun incelediği baskılanmış “bedenler”; teknoloji ve endüstrileriyle berâber açığa çıkar. Artık metâlaştırılan sâdece kadın emeği değil, kadının bizzat kadınlığıdır. Üretim toplumunu akıl yönetir. Tüketim toplumunun ise sâdece duygulanımları vardır. Kimileri süreci “bastırılmış kadınlık, kışkırtılmış erkeklik” olarak değerlendiriyor. Ben bu kanaâtte değilim. Tüketim toplumu eş anlı olarak hem kadını, hem de erkeği kışkırtıyor. Arada hiçbir topraklama mevcût değil. Geri çevrilebilecek bir süreç değil bu. Çatışma kaçınılmaz. Gerisi geliyor.. Kadın erkeğin kontrolünden çıkıyor. Bu da erkeklerin aklını başından alan, çıldırtan bir süreç. Metâlaşmış kadının mülkiyeti kimin olacak? Kadın konusunda zihin dünyâsı “anjelizm-diabolizm” arasında sarkaçlanan erkekler kontrolü ve mülkiyeti kaybediyor. Geride erkeğin aczi kalıyor. Şiddet ise bu aczin en nâfile çıktısı. Mevcut sistem devâm ettiği müddetçe maalesef bu hâdiselerden kaçış, kurtuluş yok…

Google+ WhatsApp