Kadına şiddet

Kadına şiddet


Kadına şiddet

 

 

Son zamanlarda kadına yönelik tâciz ve şiddet küresel gündemin esaslı maddelerinden birisi hâline geldi. Bu durum bir ölçüde celebrity dünyâsında yaşananlardan kaynaklanıyor. Holywood câmiasında, kapalı kapılar ardında yaşananlar bir anda patladı. Tanınmış yönetmenler, aktörler in kadınlara yaptıkları dizi, dizi îtiraflarla açığa çıktı. Biz de geri kalmadık. Önce tanınmış bir dizi oyuncusunun sette bir kadın çalışana yaptıkları gündeme geldi. Nihâyet Türkiye’de tanınmış bir popüler müzik kültürü figürünün, yine dizi ve film oyuncusu tanınmış bir başka popüler kültür figürü olan “sevgilisi” tarafından darp edilmesi gündem oldu. Kıyâmet kopuyor…

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Aslında her şeyin, binlerce sene boyunca kamusal hayâtın dışında kalan kadınların, modern kapitalist işbölümü çerçevesinde kamusal hayâta karışmasıyla başladığını biliyoruz. Bu çift taraflı olarak sancı doğuran bir süreçtir. Evvelen geçim derdiyle başlayan ve kadın emeğinin insafsızca sömürülmesiyle eşleşen bir süreç yaşandı. Bu, kadın bedeninin ağır işlere koşulduğu başlıbaşına sancılı bir süreçti. Ama daha beteri, kadının erkeklerle birlikte kamusal hayâta karışması; yâni işbölümüne sokulması onun geleneksel pasif statüsünü değiştirmedi. Uzun zamanlar boyunca kadınlar, fiilî ve maddî olarak değişen konumlarıyla tutarlı bir statü değişimine mâlik olamadılar. Modern düşünür, teolog ve filozofların kadın konusundaki menfî düşünceleri şaşırtıcıdır. Dahası; en eşitlikçi düşünceleri savunanlar bile söz kadına geldiğinde apaçık eşitsizliği savunmuşlar; kadınların statü değişimini kabûl etmemişlerdir. Eşitlikçiliğin peygamberi olan Rousseau veyâ Nietzsche’nin kadın hususundaki menfî düşünceleri, Püritan önderlerin kadını nesneleştiren doktrinleri yeteri kadar açıklayıcıdır. Başta Viktoryen ahlâk olmak üzere, kadınları şeytânileştiren, eğer kontrol altına alınmazlarsa her türlü fitne ve fesadı çıkarabileceklerine dâir geleneksel erkek egemen kültür, sâdece muhafazakâr değil, en ilerici modern düşünüş ve kavrayışlarda da merkezî bir konumdadır. 1960’lara kadar bu statü değişimini, hiç değilse şeklî manâda değiştirmeye mâtuf atılmış doğru düzgün bir adım da mevcut değildir.

Bu yaman çelişkinin sebebi, kadının, husûsen cinselliğini kullanarak üretim disiplinini bozacağına dâir önyargıdır. Kadınlar zaman içinde eğitim sürecine katılarak emeklerini kalifiye hâle getirdiler. Kadının profesyonel niteliklerini geliştirmesi; yâni orta sınıflaşması olarak da değerlendirilebilecek bu süreç de onu kurtarmadı. Erkek bakış açısı, nihâyet kadının kamusal küreye geçişini kabûl ettiler; ama şartlı olarak. Ondan, cinsel çekiciliğini bastırarak -hattâ biraz erkekleşerek- hem kamusal görevlerini başarması hem de çekirdek âile içindeki itaatkâr konumunu devâm ettirmesi istendi. Egemen erkek bakışı şizoid temelde kadın varlığını ikiye ayırdı. Kadın namusu denilen ve anjelizm yüklü bir bakışın nesnesi olan kadınlarla, satanik kadın tipi arasında ikiyüzlü bir kültürel bölünme uzun seneler boyunca devâm etti.

Meselenin odaklaştığı noktanın kadının cinselliği olduğu âşikârdır. 1960’lardaki Karşı Kültür’ün çeşitlemeleri en azından Batı’da kadın cinselliğinin özgürleşmesine kapı açtı. “Özgür” cinsellik dalgası en çılgın boyutlarda yaşandı. Bu bir tepki hareketiydi ve her tepki hareketi gibi kendisini tüketti. Yaşanan tecrübeler kadınları bile ürküttü ve orta sınıf kadınlar arasında bile yavaş yavaş güvenli Viktoryen ahlâkın- elbette orijinal olarak değil- koşullu yeni versiyonlarına dönük bir eğilimi başlattı.

Zurnanın zırt dediği aşama; elyevm idrâk ettiğimiz sanayi toplumuna özgü toplumsal disiplinlerin çözüldüğü merhaledir. Kamusal hayâtın tüketim odaklı kültürel alenîleşmeyle eşlendiği bu yeni devirde, kadın cinselliği kadın emeği kadar, belki de artık ondan daha fazla; üstelik başa gelinmez meydan okumalar olarak açığa çıktı. İki sürecin atbaşı gitmesi çok dikkât çekici. Bir taraftan kadının erkekleşmesi ve erkeklerin kadınlaşması yaşanıyor. Yeni orta sınıf çekirdek aileler bu temelde inşâ oluyor. Diğer taraftan da kadını hedef alan şiddet tırmanıyor. Bu, geç modern dünyânın paradoksu. Geç modern dünyâda kadın-erkek yabancılaşmasının bu zamanlara kadar “örtük” veyâ “yarı-örtük” kalan tekmil çelişkileri âşikâr hâle geldi. Erkeklerin bir kısmı evvelâ bu durumu bir fırsatçılık üzerinden değerlendirdi. Örgütsüz yeni istihdam şartlarını çılgın bir cinsel av partisine dönüştüren; onu bir yanan estetize edip, bir yandan çirkefleştiren plazma ve ofis hayatları bunun göstergesidir. Gelin görün ki, bu partilerde kimin “özne”, kimin “nesne”; haydi daha açık ifâde edelim, kimin “av” kimin “avcı” olduğu zaman içinde belirsizleşiyor. Erkeğin avından eminken, bir anda kendisini avlanmış hissetmesi .. Şiddet, bu çuvallamanın acze dönüştüğü yerde tırmanıyor.

Yaşananlar geleneksellik ile modernliğin çelişkisine oturtulamayacak kadar karmaşık. Evvel emirde anlaşılması gereken şu: Gelenekler elbette sütten çıkmış ak kaşıklar değil; hattâ kadın erkek yabancılaşmasını başlatan çarpıklıkları geleneklerle ilişkilendirebiliriz. Ama bu yabancılaşmayı derinleştiren bizzat modernleşmenin yaşattıkları ve açığa çıkardıkları. Kadının kamusallaşması, formel eşitlik kazanımları, özgür cinsellik, kamusal hayâtın kültürel dönüşümünde ortaya çıkan durumlar derde devâ olmadı.. Târih bir bakıma, “için için” veya “apaçık” olarak kadın ve erkeğin mücâdele tarihi . Ortada sadre şifâ bir şey yok. Bastırmanın ve karşılık vermenin mekaniğine oturan bu târih, hâl-i hazırda ma’teessüf çözümsüz görünüyor….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp