Kaç kitap ziyaret ettiniz?

Kaç kitap ziyaret ettiniz?


Kaç kitap ziyaret ettiniz?

 

 

Eskiden “Kitap okudum” denmez, “Şu kitabı ziyaret etmek nasip oldu” denir, bu ifade hem kitaba, hem bilgiye, hem de ilme-irfana saygının gereği sayılırdı.

“Okumak”, bir anlamda “bitirmek”, hatta bitirip bir kenara koymak, bir daha ihtiyaç duymamak anlamına gelebilen bir ifade olduğundan, bundan kaçınırlardı. Yani kitap bir kere okumakla bitirilecek bir şey olarak görülmez, zaman zaman okunması, haşir-neşir olunması gerektiğine inanılırdı (kütüphaneler bu inançla kurulur). O zarif ifade bu inançtan doğdu:

“Şu kitabı ziyaret etmek nasip oldu!” 

Kitapla buluşmanın bir “nasip işi” olarak görülmesine ayrıca dikkat etmek lâzım. Zaten “Ya nasip” sözcüğü neredeyse bütün evlerin duvarlarını süsleyen levhalara yazılmıştı: “Ya nasip!” Nasip değilse, hiç bir şey olmaz…

Hele de “okuyucu” olmak başlı başına bir “nasip” işi: Yazar olmak kadar önemli bence: Okuyan olmazsa, yazar neden yazsın?

Bunu kitap fuarlarında yakinen müşahede ediyorum.

Fuarları dolduran kalabalıkların çoğu “okuma aşkı” ile değil, “seyretme” ritmiyle geliyor (İtiraf etmeliyim ki, geçtiğimiz Pazar günü muhabbet ve imza için gittiğim Kayseri Kitap Fuarı öyle değildi, başından sonuna kadar tam bir “Kitap Fuarı” idi; başta Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere tüm emeği geçenleri tebrik ediyorum).

Bu yüzden kırk yıllık yazarların imza günleri boş geçerken, ne iş yaptığı bence meçhul “fenomen”lerle, televizyonlardan program sunan yahut dizilerde gözüken “boşluk”ların önünde kuyruklar var.

İlmini-irfanını ve kırk yıllık birikimini konuşturan “derin” insanların konferansları birkaç “ahbap”tan ibaret geçerken, “fenomen”lerin “söyleşi”leri insan mahşerine dönüyor.

Belediyeler de kalabalığa bakarak, onları “söyleşi ve imza”ya çağırıyorlar. İmzada ya internetten derlenmiş “güzel sözler” yığınından tırtıkladıkları sözlerden oluşan “kitap”larını ya da el-kol imzalıyorlar, “söyleşi”lerde ise hiçbir şey söylemiyorlar. Zaten kimsenin ne söylendiğine baktığı yok, kalabalık topluyorsa, tamamdır.

Ben Türkiye’nin kafa ve ruh olarak bu kadar boşaldığı bir dönem daha hatırlamıyorum.

Özellikle gençlerin (dindar-dinsiz, kapalı-açık fark etmiyor, çünkü iki taraf da okumuyor) bu kadar fütursuz, pervasız, kültürsüz, tasasız ve ruhsuz olması ruhumu sıkıyor.

“Encamımız hayrola” diyoruz, ama bu hiç hayra alâmet değil!

Yaptığımız yeni silâhlarla, mühimmatla, teknik yatırımlarla övünüyoruz. Övünelim, ama 17 yıldır övünmeye değer bir insan yetiştiremediğimiz gerçeğini de dikkate alıp tedbirler düşünelim.

Askeri ve teknik yatırımlarla teröristleri durdurabilirsiniz, peki kültürsüzlüğü, boşluğu, loşluğu nasıl durduracaksınız?..

Askeri ve teknik yatırımlarla “Güvenli bölge” oluşturabilirsiniz, fakat “güvenilir insan” nasıl oluşturacaksınız? İlla kitap, illa kültür, illa medeniyet ve illa nezaket! 

Osmanlı insanı o kadar nazikti ve kelimeleri öylesine bir özen ve dikkatle seçerdi ki, “yakma” fiilinin (yürek yangını, ev yangını, orman yangını gibi) kötü çağrışımlar tedai etmemesi için “ocağı yak”, “Işığı yak” yerine, “Ocağı uyandır”,“Işığı uyandır” demeyi tercih ederdi…

“Ocak sönmesi” olumsuz bulunduğundan, “Ocağı söndür” yerine “Ocağı dinlendir” derdi…

Bu ifadeler sokakta satılmaz, ilim-irfan sahibi insanların kaleme aldığı kitaplardan öğrenilir.

 

YENİ AKİT

Google+ WhatsApp