Kaab B. Zuheyr’i nasıl bilirsiniz?

Kaab B. Zuheyr’i nasıl bilirsiniz?


Kaside-i bürde”yi okudunuz mu?

Devrinin en iyi şairlerinden biri idi. Kavminin ileri gelenleri, Hz. Muhammed (sav)’in, kavminin putlarına karşı çıktığını, atalarının dinini aşağıladığını söyleyerek, O’nu alçaltan bir şiir yazması halinde cömert bir şekilde ödüllendirileceğini söylediler. O da Resulullah’ı aşağılayan bir şiir yazdı. Bunun üzerine onu tanıyan ve daha sonra Müslüman olan eski dostları ona haber gönderip, “Sen fahri kainata hakaret ettin. O’nu ve O’na geleni, O’nun sözlerini dinleyip anlamadan nasıl böyle yazarsın. Artık senin için yolun sonu. Bize karşı yapılan senin katıldığın ilk savaşta, Müslümanlar seni arayıp, bulur ve seninle savaşırlar. Bundan sonra hiçbir savaşa katılmasan bile, din günü Allah seni cezalandıracaktır” derler. O da araştırır ve Resulullah’a gidip özür dilemek ister ve pişmanlığını anlatan bu Kasideyi yazar. Peygamberin huzuruna çıkar, Kelime-i Şehadeti getirir ve uzun bir kaside okur. Peygamberimiz de sırtındaki hırkasını çıkarır ve onun omuzuna koyar. O da bu hırkaya bürünür ve çıkıp gider. Kaab b. Züheyr (Allah ondan razı olsun) odur işte! 

Birilerinin sözlerinde ya da yazılarında dine, hukuka, ahlaka aykırı bir yan yoksa benim açımdan o fikre katılmasam da bir başkasının onu susturmaya kalkmasını kabul etmem. Bu anlamda benim tam karşımda olup, en az benim kadar doğru olabilir.. Katılmayabilir, bu fikre karşı çıkabilirsiniz de nasıl tehdit eder, alaya alır, hakaret edebilirsiniz. Haklı da olsanız, haklı olmanız size haksızlık yapma hakkı verebilir mi? Eleştirdiğinizi sandıklarınıza benzemiş olmuyor musunuz bu davranışınızla. Çünkü onlar da böyle davranıyorlardı. İşte böyle, eleştirdikleriniz dünyada “Hoşgörü” sembolü olarak tanıtıyorlardı kendileri ve dünya da öyle tanıyordu. Gülen yüzlerinin arkasında katil bir nefs taşıyorlardı. “Islah edicileriz” diyorlardı ama “Bozguncuların işbirlikçileri ve hatta ta kendileri” idi.

Aşk ve öfke, ihtiraslarımız aklı zail ediyor. Sahte rehberlerin peşine takılanlar ona aşık oluyor. Ya da birileri onların gücünü kullanarak kendi heva ve heveslerine ulaşmak için, ihtirasla istedikleri şeylere sahip olmak için onun ayak izlerinde yürüyordu. Servet, iktidarlı, maddi ve manevi kazanımlar söz konusu idi. Şeytan onları yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir hayatla aldatıyordu. Sakın bugün ona öfke besleyenler de öfkelerinin akıllarını zail etmesine fırsat vermesinler. O zaman onlar da Şeytanın öteki tuzağına düşerler ve sonuçta aynı cehennemde buluşurlar.

Benim birine uzaklığım, onun bana uzaklığına eşittir. Benim fikirlerim ona ne kadar garipse onun fikirleri de bana o kadar garip gelecektir. Onu kazanacaksam, güzel söz ve hikmetle yaklaşmam gerek. Yoksa tehdit, meydan okuma, şiddet uygulamak, alaya almak kabul edilemez.

Eğer bir kişi söz ve yazısı ile başkasının mal, can, namus, akıl-inanç ve nesil emniyetine yönelik açık ve yakın bir tehdit oluşturmuyorsa, yani ifsad kastı yoksa ve bu sonucu doğuracak bir söz ve eylem üzere değilse, kimsenin onu engellemesi söz konusu olamaz. Kimse kimsenin İlahı ve Rabbi değildir. Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikatinin bize gösterileceği bir gün var!

Aslolan kazanmak olmalı. Kim olursa olsun, bir günahkar ya da suçlu, tevbe eder, pişmanlık gösterirlerse affetmek daha iyidir. Allah affedicidir ve affedenleri öncelikle affedecektir. Hz. Muhammed, Hz. Yusuf’tan örnekler vermişti ilk Kâbe ziyaretinde. İslam’ın ilk döneminde birçok sahabeyi şehid eden ve daha sonra İslam’ın kılıcı olan Halid b. Velid’i hatırlayın. Bir ateş çukurunun kenarından dönüp, İslam’ın kılıcı oldu! Vicdan, merhamet, mağfiret herkese lazım. Merhametimiz gazabımızdan, sevgimiz nefretimizden büyük olacak! Lütfen bu kelimelerin geçtiği ayetlere bir bakalım ve halimizi o ayetlere göre düzeltelim. Savaşın, isyanın, barış döneminin kendine has hukukları vardır.. Haksızlığa uğrayan kişi ister affeder, ister tazminat alır ve isterse kısas ister, cezanın infazını ister. Bu konuda hak sahibi, haksızlığa uğrayan kişidir. Tevbe etmeyen, af da dilemeyenlere gelince, “Celladının bıçağını bileyeceklerden değiliz.” İhkak-ı hak yok. İhtilaf ettiğimizde hakeme gideceğiz. Ama ne yazık ki artık ne nasihat eden var ve ne de nasihat dinleyen. Ne de hakeme gidiyoruz. Biz, iman edenler, önce kitaba bakacağız, sonra sünnete, 4 halife dönemindeki uygulamalara bakacağız sonra. İçtihadlara bakacağız. “Bagi” kime denir, onlar hakkında hüküm nedir. “Had” nedir “Tazir” nedir bakalım bir.. Muhalefetin şekli, ölçüsü ve sınırı ne olmalı, öğrenmeliyiz.

Öfkeyle sağa sola saldırarak, ahkam keserek, meydan okuyarak bir yere varamayız. 

Elbette zulüm ve zalimler karşısında susacak da değiliz. Ama onun da bir hukuku, bir ahlakı var. Sahi bizim hayatımızda tebliğin ne anlamı var?. Hani “bizi öldürmeye gelenler bizde dirilsinler” diyorduk. Yalan mı idi bu sözler. Dönüp, “Öl de ölelim vur de vuralım”a mı geldik. Biz bize karşı bile bu kadar saldırgan bir dil kullanabiliyorsak, başkaları bize nasıl güvenebilir. Hani başkaları bizim elimizden, dilimizden, belimizden emin olacaktı! Bunların dillerini bırakın elinden gelse, kendilerine karşı olanların boğazınızı sıkacaklar sanki! Allah bunlara fırsat vermesin, bunların şerrinden insanları korusun. Birileri bu anlamda dilini akrep kuyruğu gibi kullanmaktan vazgeçmeli. “Keskin sirke küpüne zarar verir”. 

Birilerinin gözleri var görmüyorlar, kulakları var duymuyorlar, kalpleri var hissetmiyorlar. Menfaatlerine dokunursan ya da kafalarının tası attığında, liderlerini, örgütlerini, cemaatlerini eleştirdiğinde ne din, ne hukuk ne de ahlak tanıyorlar. Oysa onlardan bazılarına göre, “Allah’ın emrine uymazsan haram, Resulün sünnetine uymazsan mekruh olur, onlar gibi düşünmezsen dinden çıkarsın!? Bunlar sosyal mediada o kadar çok ki. Bu bataklık güllerinden uzak durmak gerek. 

Selâm ve dua ile..

Google+ WhatsApp