Joe Biden’ın Suriye politikası: Obama’nın üçüncü dönemi

Joe Biden’ın Suriye politikası: Obama’nın üçüncü dönemi


Tüm dünyanın yakından izlediği ABD Başkanlık Seçimlerinin gerilimi, kampanya dönemi çalkantıları geride kalsa da hala sürüyor. Demokrat Parti’nin adayı Joe Biden resmi olmayan sonuçlara göre kazandı ama 45. ABD Başkanı Donald Trump koltuğu bırakmamak için elinden geleni yapıyor.

Bu kaotik süreç daha fazla uzamaz ve geçiş süreci tamamlanırsa Joe Biden ABD’nin 46. Başkanı olarak yemin edecek. Seçim kampanyalarına başkan adaylarının dış politika vaatleri, Amerikan halkının ilgisini çekmediği için pek yansımamış olsa da, şimdi dünyanın gözü yeni ABD Başkanı’nın nasıl bir dış politika izleyeceğine çevrilmiş durumda.

George W. Bush’un ardından, en az ABD kadar dünya için de bir “umut” olarak başkan seçilen Barack Obama, doğruyu söylemek gerekirse pek çok kişi için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Verdiği “Değişim!” sözüyle dünyanın en güçlü ülkesinin ilk siyah başkanı, “Acaba gerçekten de dünya [pozitif yönde] bir değişim sürecine mi giriyor?” diye sordurmuştu. 2009’da Kahire’de yaptığı bir konuşmada, yönetiminin ABD ve Müslüman dünyası arasında yeni bir başlangıç arayışında olduğunu söylemişti. Bush döneminde, 11 Eylül saldırıları sonrası başlatılan “teröre karşı savaş” sürecinin tüm Müslümanlara şüpheyle bakılan bir döneme dönüşmesi ve Irak’ta ve Afganistan’da sayısız insanın ölmesi sonrası, özellikle Orta Doğu’nun nefes almaya ihtiyacı vardı. 

Ancak, “anti-savaş” başkanı olma sözü ile göreve başlayan, Bush’un politikalarını sert biçimde eleştiren Obama, özellikle ikinci dönemiyle beraber adeta“Washington’ın ta kendisi” oldu. 2010 Aralık ayında Tunus’ta Muhammed Bouazizi’nin kendini yakarak fitilini ateşlediği Arap Baharı olarak adlandırılan süreç, belki de Obama’yı hazırlıksız yakaladı. Fakat bir sürelik bocalamanın ardından“demokrasi”, “özgürlük”, “şeffaflık” gibi konularda Obama’nın da söylediklerinin “siyaseten doğruculuk”tan ibaret olduğu ortaya çıktı. Ne yazık ki, ABD’nin en çok umut beslenen başkanı Orta Doğu politikasıyla pek çok insanı kendinden soğuttu.

2013’teki Mısır darbesi sonrası, 2018’de hayatını kaybeden Cumhuriyetçi Senatör John McCain dahi açıkça “darbe” tanımlamasını yaparken, Obama yönetiminin bunu söyleyememesi, “darbe” kelimesini kullanmaları durumunda, ABD yasalarına göre darbeci Sisi yönetimine F-16 gibi askeri teçhizat satışında bulunamayacak olmalarının getirdiği çekince, hatta Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı John Kerry’nin darbeyi “demokrasinin yeniden idame edilmesi” olarak yorumlaması, 2016’ya kadar sürecek olan ABD’nin yeni Orta Doğu politikasının işaretleriydi.

Öte yandan, sözde ABD’nin Irak’tan çekilmesi niyetiyle tüm yönetimi, mezhepçi ve intikamcı duruşu herkesçe bilinen dönemin başbakanı Nouri el-Maliki’nin ellerine bırakması, Obama’nın, ABD’nin Orta Doğu’da arkasında bıraktığı enkazı ve bunun getireceği sonuçları hiç düşünmediğini gösteriyordu. Nitekim 2013 yılı itibarıyla, Maliki yönetiminin Sünnilere yönelik vahşi saldırıları, işkenceler ve ölümler hem Irak’ın yeniden korkunç bir girdabın içine girmesine sebep oldu hem de kısa bir süre sonra dünyayı kasıp kavuracak olan Irak el Kaidesi’nin Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) adı altında yeni bir terör örgütüne dönüşmesine yol açtı. Nitekim, ABD de Irak’tan çıkamadı ya da çıkmadı. Belki Donald Trump, 2016’da Hillary Clinton’a karşı yarıştığı başkanlık seçimlerinde “IŞİD’i Obama kurdu” derken çok abartılı bir cümle kullanıyordu, ama Barack Obama o dönemde yaptığı yanlış tercihlerle IŞİD’in Irak el Kaidesi’nin küllerinden doğarak büyümesine yardımcı olmuştu.

Suriye’de 2011’de başlayan sivil protestoların, Beşar el Esad yönetiminin insafsız müdahaleleri sonucu iç savaşa dönüştüğü süreçte Barack Obama, “Esad gitmeli” diyen ilk lider olmasına ve Suriyeli muhalifleri destekleyen “Suriye’nin dostları” grubunun başında yer almasına rağmen, pasif tavrıyla yüzbinlerce insanın ölmesine, milyonlarca insanın yerinden olmasına seyirci kaldı. Kimyasal silah kullanımını meşhur “kırmızı çizgisi” olarak belirlemişti ama Esad’ın 2013’teki Doğu Guta Kimyasal Silah saldırısı sonrası hiçbir şey yapmamayı tercih etmesi Obama’nın iç savaşın kasıp kavurduğu Suriye’ye ilişkin politikasının nasıl şekilleneceğini gözler önüne seriyordu. Rusya ile ABD arasında varılan Suriye’deki kimyasal silahların toplatılması ve imha edilmesi anlaşmasının hiçbir yere varmayacağı daha başından belliydi. Bu, bir anlamda Esad’a “katliamlarına devam edebilirsin” diyen bir yeşil ışıktı; aynı zamanda Obama’nın, Esad ve muhalifler arasındaki savaşta ipleri Rusya’nın eline bıraktığının da bir göstergesiydi.

Aynı zamanda, İran’la P5+1 ülkeleri arasında nükleer müzakerelerin başlayacağı duyurusunun, Obama’nın Suriye’ye müdahale etmekten son anda vazgeçtiğini ilan etmesinin hemen ardından gelmesi, ABD’nin Esad yönetimine saldırı tehdidiyle, aslında İran’ı nükleer müzakere masasına oturtmak için blöf yaptığını ortaya koydu. Kısa süre içinde imzalanan nükleer anlaşma,İran’ın bölgede elini fazlasıyla güçlendirdi, özellikle Suriye’de ve Irak’ta yaptığı katliamların boyutunu artırdı.

ABD’nin NATO müttefiki Türkiye ile arasının bozulması da bu döneme denk geldi. Obama’nın, başta Suriye olmak üzere, Arap Baharı sonrası Orta Doğu politikasıyla uyuşmayan Ankara, hem insani gerekçelerle hem de kendine yönelik tehditler nedeniyle Washington ile ters düştü. Türkiye’nin desteklediği muhalif gruplar, ABD medyasında “cihatçılar”, “radikaller” olarak resmedilirken, Türkiye de ABD’nin DAEŞ’le mücadele için terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG ile iş birliği yapmasına karşıydı. En nihayetinde, Türkiye endişelerinde haklı çıktı: PKK, DAEŞ’le mücadele bahanesiyle kendilerine sağlanan silahları Suriye sınırından Türkiye’ye geçirerek terör saldırıları gerçekleştiriyordu; öte yandan da DAEŞ’in Suriyeli muhaliflerle çatışarak ele geçirdiği alanlara anti-DAEŞ koalisyonunun hava desteğiyle yerleşiyor ve bu vesileyle Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devletçiği kurma hedefine yürüyordu. Uluslararası medyanın PKK/PYD’yi “Kürtlerin temsilcisi” olarak resmetmesi ise, ABD’yi “Kürtlerin koruyucusu”, Türkiye’yi ise “Kürtlerin düşmanı” gibi yalan yanlış bir portre içine sokuyordu.

Obama’nın Joe Biden’ın başkanlık kampanyası sürecinde ön planda yer alması ve Biden’ın kuracağı ekibin içinde yer alması beklenen isimlerin yine Obama döneminde aktif rol almış olan kişiler olması nedeniyle, Biden’ın başkanlığının adeta Obama’nın üçüncü dönemi olacağını öngörebiliriz. Donald Trump, Körfez ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme ısrarı, İsrail’in Filistin üzerindeki baskısının artması, Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi adımları nedeniyle pek çok Müslümanın tepkisini çekti. Ancak yine de, İran’a yönelik baskılarını artırarak bölgede kazandığı gücü zayıflatması, Esad’a karşı Obama gibi “sözde karşıtlık” yapmamasına rağmen kimyasal silah kullandığında rejimi cezalandırmaktan kaçınmaması, Esad rejimine karşı “Sezar Yasası”nı yürürlüğe sokması, Trump’ın Suriye’ye Obama’dan “daha az zarar” verdiğini söylememize zemin oluşturuyor. Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği kara operasyonlarına Amerikan Kongresi’nden yükselen tepkilere rağmen ses çıkarmaması ise, Trump’ın NATO müttefiki olan Türkiye’nin kendini müdafaa etmesine bir nebze de olsa saygı duymuş olduğunu gösteriyor.

Joe Biden ile beraber ABD’nin yeniden PKK’nın Suriye uzantısına verdiği desteği artırmasını beklediğimizi söylersek herhalde kimseyi şaşırtmayız. Trump’ın çekildiği İran nükleer anlaşmasının Biden döneminde yenilenmesi ise, Tahran’ın, bölgede, özellikle Kasım Süleymani suikastı sonrası daha da azalan nüfuzunu yeniden artırması için geniş bir alan sağlayacak. Joe Biden’ın Obama’dan farksız olarak Esad’ın devam eden diktatörlüğüne yönelik hiçbir hamlede bulunmaması yüksek ihtimal. Demokratların Trump’ı Rusya ile ilişkileri nedeniyle suçlamasına rağmen, Obama yönetiminin Suriye’de dolaylı olarak Moskova ile, hatta daha gizli şekilde Tahran’la da çalıştığını hatırlayalım. Biden yönetimi, İran’ın iplerini gevşetmenin yanı sıra Rusya ile Suriye konusunda yeni bir iş birliği tesis etmeye kalkarsa bunun tek bir anlamı olacaktır; o da Türkiye’yi bypass etmek. Bu durumda, PYD/YPG’ye özerk yönetim sözünü alarak Rusya ve İran’la gayrı resmî olarak anlaşabilecek olan ABD yönetiminin Suriye’ye barış gelmesi gibi bir niyetinin olmayacağını, müttefiki Türkiye ile ipleri iyice koparma pahasına terör örgütü PKK’ya verdiği desteği artıracağını tahmin edebiliriz. Gönül ister ki yanılıyor olalım.

Joe Biden’ın olası Suriye politikası ile başladık, Türkiye ve dünyanın geri kalanıyla nasıl ilişkiler kuracağına dair yorumlarımıza ileride yer verelim.

Google+ WhatsApp