İyi Parti ne kadar iyi!

İyi Parti ne kadar iyi!


İyi Parti ne kadar iyi!

 

 

İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı olan ve Kurucular Kurulu üyeliği de bulunan Mustafa Erdem, partideki görevlerinden istifa ettiğini duyurdu. Daha ilk günden dökülmeler başladı. Parti içinde ciddi bir muhalefet grubu oluştu. Ama çıktıkları yolda yürümeye devam ediyorlar.

FETÖ’nün rüzgârını arkasına almak isteyen başka tecrübeler de oldu, hepsi yok olup gittiler, İyi Parti hâlâ ayakta. Parti, son olarak FETÖ ile mücadele konusunda bir rapor hazırlamış. Rapora göre FETÖ en büyük iç düşman.

İster inanın ister inanmayın, bu rapora göre, birinin sizin zekânızla alay ettiğini düşünebilirsiniz ama “FETÖ Erdoğan’ın kaybetmesini istemiyor”.

İyi Parti’nin hazırladığı FETÖ ve IŞİD’le mücadele acil eylem planında “adalet ve liyakat” öncelikli sorun olarak takdim ediliyor. “FETÖ ile mücadelenin öncelikle bir hukuk sorunu olarak görülüp yargıya güvenmek ve yargının işini yapmasına imkân verilmesinin gerekli olduğu”na vurgu yapılırken, aslında bunların olmadığı söylenmiş oluyor.

Rapora göre, devleti FETÖ’ye teslim eden AK Parti’dir. “AKP’nin kamu personel alımında ve kamu kaynaklarını dağıtmada adalet ve liyakat ilkesi yerine cemaat mensubiyetini tercih etmesi nedeniyle FETÖ’nün devlet içinde yapılanmasının önünün açılmıştır.”

İlginç, bir de geniş bir şekilde Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin kararına atıf yapılmış. Bu karara göre, “FETÖ’ye sempati besleyen, dini duyguları ile bu örgüte katılan sempatizanlar ile örgüt üyeleri arasında açık ayrımı ortaya koymaktadır. Bu normlar ve kriterler herkese eşit uygulanacaktır. FETÖ’nün öncelikle yönetici kadrolarının diğerlerinden ayrılması ve cezaevlerinde radikalleşmenin önlenmesi öncelikli görevimiz olacaktır. Örgüt yöneticiliği ve üyeliği kesinleşen mahkûmlar ile henüz mahkemesi süren mahkûmlar bir arada tutulmayacaktır. FETÖ’nün sosyolojik, siyasal ve teolojik yönden incelenmesi için araştırma merkezleri kuracağız. Kamu malını ve imkânlarını dağıtırken liyakati ve adaleti esas alacağımızı açıkça beyan ediyoruz. Yurt dışında FETÖ mücadelesi için bir üst kurul oluşturacağız. Acilen üniversite öğrencilerinin yurt ihtiyacına kalıcı bir çözüm bulunacak, öğrencilerimiz barınmak istemedikleri yerlerde barınmak zorunda bırakılmayacaktır.”

Evet, Türkiye FETÖ’den çok çekti, ama FETÖ de Türkiye’den çok çekti. FETÖ aslında 2000’den önce yani “Millenium çağı” başlamadan bu işi bitirmek istiyordu ama gel gör ki, BÇG’liler “İslam’ın ılımlısı radikali olmaz” diye, İslam’a karşı “Topyekûn savaş” başlattılar. Oysa “radikale sopa, ılımlıya havuç” politikası benimsenmişti. FETÖ ilk kazığı BÇG’den yeni. Zavallı FETÖ, BÇG’den kurtulmak için REFAHYOL’u maşa olarak kullanmak istedi. Elini ateşe uzatmak yerine, madem Erbakan BÇG’den, bu laikçilerden çok çekti, onu iktidara getirelim, o BÇG’den intikamını alırken biz de BÇG’den kurtulalım, bu şekilde dikensiz bir gül bahçesine girer gibi orduyu ele geçirelim bu iş bitsin diye düşündüler. Zaten REFAHYOL’un işi bitince Çiller final fişeğini ateşleyecekti. Meral ablamız da onun için bekliyordu herhalde. Erbakan hükümeti iktisadi bir kriz yaşamasın, siyasi olarak BÇG ile uğraşırken bir de iktisadi sorunlarla uğraşmasın diye, Osman Altuğ’un “Havuz projesi” devreye sokuldu. Ama Osman paşanın kışkırtıcı konuşmasına rağmen Erbakan ülkede o zaman, daha sonra yaşadığımız Gezi benzeri bir olay yaşanmasın diye harekete geçmeyince, BÇG kanadı harekete geçti ve 28 Şubat Postmodern darbesi yaşandı. Gülen Amerika’ya gitti. Erbakan görevi Çiller’e devretmek istedi ise de Demirel görevi “kızım” dediği Çiller’e değil Yılmaz’a verdi. ANASOL-M hükümetine itibar kazandırmak için Apo’yu getirip teslim ettiler. Bir de sakın asmayın diye tembihlediler.

28 Şubat’ın bahanesi, 12 Eylül darbesinde olduğu gibi “Kudüs”tü. Böylece darbeciler dünya Yahudi lobisine ve Hristiyan dünyaya, “biz sizin düşmanlarınızla savaşıyoruz, sizin dostunuzuz” mesajını vermiş oluyorlardı. Yoksa darbe yapmaya karar verdikten sonra bahane mi yok. Şiir okudu diye yine darbe yaparlar.

Zavallı Gülen, daha ilk günden 3 ağır darbe yedi arkası arkasına ve sonunda arkasına bakmadan kaçtı, ABD’ye gitti.

AK Parti kuruldu, “Erdoğan’la olmaz” diyen bunlar. Ama Erdoğan’sız da olmuyordu. Sonra “şiir okudu” diye akıllara ziyan bir ceza verdiler. “Muhtar bile olamaz ama genel başkan olabilir” dediler. Davul Erdoğan’ın sırtında olacak, tokmak başkasının elinde. Zaten AK Partililer de BÇG’ye karşı FETÖ’cülerle adeta kanka oldular. Ta ki, Büyükanıt, Dolmabahçe’de, Erdoğan’a “Sen bize dokunma biz de çekilelim” diyene kadar.

BÇG, AK Parti’nin rüzgârını kesmek için Uzan’ın Genç Partisini piyasaya sürdü ama Genç Parti barajı aşamayınca AK Parti Anayasal çoğunluğa ulaştı mecliste.

Zavallı Gülen AK Parti’nin bu kadar güçlü geleceğini hesaplamamıştı. Bir koalisyonda FETÖ’nün eli daha güçlü olurdu. Çünkü 1991’den itibaren bütün partilere sızmışlardı. Ama bu sorun olmayacaktı, çünkü, zaten ABD Irak operasyonuna hazırlanıyordu. Türkiye’de bu operasyonda ABD’ye destek verecekti. Zaten Özal döneminden bir “1 koyup 3 alacağız” diye bir söz vardı. Türkiye ABD’nin yanında Irak’ın işgaline destek verecekti. Yani bugün Türkiye’ye karşı PYD ile ittifak kurmaları gibi, Irak’ın işgalinde de ABD, Türkiye ile ittifak yapacaktı. Tezkerenin meclisten geçmesini beklemeden ülkeye giriş yaptılar. O zamanlar “Hayır” diyen bir Türkiye yoktu. Tezkerenin geçmemesi diye bir ihtimal yoktu. Ama geçmedi. Geçse idi, FETÖ’yü engelleyen BÇG’li subaylar Irak’a gönderilecek, orada onların başına çuval geçirilecek, FETÖ’cü subaylar da gidip onları kurtaracaklar. Onlar emekli edecek FETÖ’cüler de onların yerine gelecek, arkasından ordu üzerinden iktidarı ele geçireceklerdi. Ama tezkere de geçmedi. BÇG’li subaylar da başlarına geleceği bildikleri için o günlerde tezkereye karşı, savaş karşıtı grupların eylemleri karşısında seslerini çıkartmadılar.

Bu konu burada bitmiyor. Yarın da bu konuya devam edelim..

Selam ve dua ile.. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp