İstişare ve Şura’nın Müslümanlar Açısından Önemi

İstişare ve Şura’nın Müslümanlar Açısından Önemi

Peygamber Efendimiz ve sahabelerin hayatlarında istişare kavramının üzerinde önemle durduklarını, istişarenin o insanlar tarafından bir hayat tarzı ve bir pratik olgu olarak görüldüğünü, fakat zamanla istişare, şura ve meşveretin ihmal edildiğini ve bu kavramlar hususunda Müslümanların tarih içinde atalete sürüklendiğini

İstişare ve Şura’nın Müslümanlar Açısından Önemi

 

İstişare ve Şura’nın Müslümanlar Açısından Önemi” başlıklı panelin konuşmacıları Metin Karabaşoğlu, Hamza Türkmen ve Şemsettin Özdemir; yöneticisi ise Mehmet Ali Kaçmaz’dı.

İlk olarak panelin yöneticisi Mehmet Ali Kaçmaz, Peygamber Efendimiz ve sahabelerin hayatlarında istişare kavramının üzerinde önemle durduklarını, istişarenin o insanlar tarafından bir hayat tarzı ve bir pratik olgu olarak görüldüğünü, fakat zamanla istişare, şura ve meşveretin ihmal edildiğini ve bu kavramlar hususunda Müslümanların tarih içinde atalete sürüklendiğini belirtti. Kaçmaz, şöyle devam etti: “Bazı hassasiyet sahibi Müslümanlar elbette bu ataletten kurtulmak ve eyleme geçmek için gayret ve çaba göstererek bu kavramların teorisine ve pratiğine dair kafa yormuşlardır. Örnek olarak Birinci Meclis’te kürsünün arkasındaki duvara üzerinde ‘Onların işleri şura iledir’ ayeti yazan levha asılıyor. Bu ayet Şura suresinde geçiyor. 114 sure içerisinde bir surenin adı da böylece ‘Şura’ oluyor. Maalesef günümüzde insanlar arasında bencillik ve bireyselleşme yaygınlaşıyor. Otoriter kişilik, despotluk, tek adamlık kurumsallaşıyor. İşte istişare bu kötü hasletlerin önüne geçen bir kavramdır. İstişare yapmamanın sonuçları hakkında şu ayetlere de bakıp öğütler alabiliriz: Alak 6-7. ayetlerde ‘İnsan kendi kendini yeterli görerek azar’ deniyor. İstişare yapmamanın, kendini yeterli görmenin sonucu bu ayetle bizlere hatırlatılıyor. Yine Zuhruf 54. ayette ‘Firavun kavmini aldattı, onlar da boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış kavimdir’ deniyor. Bu ayette de görüleceği gibi istişare yok, itiraz yok. Az önce bahsettiğimiz otoriterleşmenin, despotluğun ve istişaresizliğin sonuçları çok çarpıcı olabiliyor.” Daha sonrasında Kaçmaz ilk sözü Metin Karabaşoğlu’na verdi.

metinkarabasoglu.jpgMetin Karabaşoğlu sözlerine istişarenin, şuranın, meşveretin bize Kur’an’ın bir emri olduğunu, bu kavramların tatbikatının da örnekliğinin de olduğunu söyledikten sonra maalesef bu kavramlarla pratik olarak ilişkimizde ciddi mesafelerin varlığına dikkat çekip şuranın hakkını veremediğimizi belirterek başladı. Karabaşoğlu sözlerine şöyle devam etti; “Şura suresi 38. ayette Müslümanların vasıfları sayılıyor. Nedir o vasıflar? ‘Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri aralarında şura iledir ve kendilerine rızık olarak verilenlerden infak ederler’. Bu ayette şura emri bir vasıflar bütünü içerisinde geçiyor. Arkasında namaz kılma ve önünde infak etme vasıfları var. Şuranın Müslümanların fiili/eylemi olmaktan öte bir vasfı olarak zikredilmesi çok öğreticidir ve birçok dersler çıkarılabilir. Bunu bir kulluk sınavı olarak okuyabiliriz. Allah’ın emrine uygun hal ve hareketlerde bulunup bulunmadığınızın sınandığı bir ibadet olarak okuyabiliriz şurayı. Peki, kimler istişare eder veya etmez? Her şeyi bilen kimse istişare etmez. Belki de daha doğru ifadeyle her şeyi bildiğini zanneden kimse istişare etmeyecektir. Fakat belirli bir noktaya kadar bilen kendi bilgisinin hakikatin tamamını kuşatamayacağının farkında olan kişi istişare edecektir. İlki dikte eder, emreder, ister. İstişare etmeyen bir ikinci tipten de bahsedebiliriz. Bu ise ilkine göre tam zıt pozisyondadır. Bu kişi kendisinin hiçbir şeyi bilmediğini düşünür ve istişare etmez. Yani iradesini mutlaklaştıran ile iradesini sıfırlayan kişiler istişare etmezler. Genellikle bu iki grup gayet uyumlu çalışırlar. Hakikati kuşatmanın amacında değil hakikate ulaşmanın çabasında olanların, kendi görüşünün yetersiz olabileceğini bilip farklı fikirleri de kendine katmak isteyen insanların birlikteliği ile ancak istişare oluşabilir.”

Karabaşoğlu; maalesef toplumda ağırlıklı olarak istişare etmeyen iki grup olduğunu, bunun sadece siyasette olmadığını, hayatımızdaki her alanda da birilerinin hakikati mutlaklaştırırken diğerlerinin o mutlaklaştırana işi havale edip, ona hürmet gösterip kendini rahatlattığını ve birisinin çıkıp aslında ilk gruptaki kişilere sen hakikati kuşatmıyorsun dediğinde o kişinin hizaya çekilmeye çalışıldığını belirtti. Karabaşoğlu, şu sözlerle sunumunu sonlandırdı:  “ Kur’an’da istişare emri, toplumun en küçük ve temel birimi aileden genişleyerek toplumun tüm katmanlarında uygulanması gereken bir emir olarak geçiyor. Zikrettiğimiz ayette de geçtiği gibi toplumsalın tüm aşamalarında istişare, Müslümanın vasfıdır. Bu eylemden öte bir kimlik göstergesi, Müslüman kimliğin olmazsa olmazıdır. Ali-İmran suresinin 159. ayeti bizim için çok öğreticidir. Bu ayet, Uhud Savaşı’nın kaybı ve 70 kadar sahabinin şehid olmasının ardından iniyor. Bilindiği gibi Uhud Savaşı öncesinde yapılan istişarede Peygamberimizin görüşü azınlıkta kalmış ve çoğunluğun görüşü uygulamaya konmuştur. En başta şu çok dikkat çekicidir ki içlerinde peygamber bulunan bir toplulukta o peygamberin görüşü azınlıkta kalabiliyor ve bu peygamber çoğunluğun görüşünü zorla bastırıp kendi görüşünü dikte etmiyor. İstişarenin sonucu şehir savaşı yerine bir meydan savaşı yapılıyor ve yapılan bu savaşta Hz. Peygamber’in iki uyarısı yeterince dikkate alınmıyor ve savaş kaybediliyor. Böyle hüzünlü bir halet-i ruhiyenin ardından istişareyi emreden ayetin gelmesi gerçekten de çok öğreticidir. Burada öğreneceğimiz şey şu olabilir: Bir mesele hakkında istişare yaptığımızda yapılan işin sonucu olumlu olmayabilir fakat biz yine de istişare ilkesini sahiplenmeliyiz. Yusuf suresi 76. ayette “Her bilenin üstünde bir bilen vardır” deniliyor. Bu ayete iman ediyorsak ne irademizi mutlaklaştırırız ne de sıfırlarız. Eşitler olarak istişare ederiz.

hamzaturkmen.jpgİkinci konuşmacı olan Hamza Türkmen konuşmasına: “Ümeyyeoğlu hanedanından sonra ümmet coğrafyasına hâkim olan tüm saltanat rejimlerinde yönetimle ilgili yazılan ‘Siyaseti Şerriye’ veya ‘Ahkâmu-s Sultaniye’ kitaplarında Şura kavramından çok daha fazla Biat kavramı üzerinde durulmuştur. Bahsettiğimiz kitaplarda çok az zikri geçen Şura kavramı da sultanın danışması yani istişaresi anlamında bir nevi boyun eğme kültürü içinde ele alınmıştır. Müslümanların resmi tarihi dışında bugünkü İbadilerin dayandığı Hariciler şura ile idare edilmeyi bir itikad ilkesi edinmişlerdir. Bir de 10’lar, 30’lar ve 70’ler Meclisi ile katılımcı ve bağlayıcı şurayı İbn Tümerd önderliğinde Miladi 1121 yılında kurulan Muvahhidler Devleti’nde görüyoruz. Muvahhidler Devleti de daha sonra saltanat sistemine dönüşüp 150 yıllık bir sürenin ardından yıkılmıştır.” diyerek başladı. Ardından Türkmen; 20. yüzyıldaki İslami hareketlere bakıldığında; İhvan-ı Müslimin’nin şura anlayışının hareketin ilk dönemlerinde Mürşid’in işler hakkında danışması şeklinde olduğunu belirtti. Buna karşın Cemaat-i İslami’nin kurucusu Ebu’l Ala Mevdudi’nin ‘İslam’da Hükümet’ kitabında şura konusunu ele alıp ve tartışma başlıkları açtığını, Hizbu-t Tahrir’in kurucu lideri Takiyyuddin Nebhani’nin ise kitaplarında şurayı yine sadece bir danışma olarak ele aldığını söyledi.

Türkmen bu sözlerinin ardından konuşmasını şu şekilde sürdürdü: “Türkiye’de şurayı önemseyen Urvetul Vuska çizgisindeki ıslah ve yeniden inşa idealindeki Sebulürreşad kadroları Kemalist bürokrasi tarafından tasfiye edildikten sonra ‘sadece Müslümanız’ şiarıyla İslami ve tevhidi uyanışın temayüz ettiği yıllar 1970’li yılların ikinci yarısı ve 80’li yıllardı. Bu hareketin en güçlü olduğu yıllar ise 1985-1995 yılları arasıydı. Bu tevhidi uyanış sürecinin öbeklerinin/ yapılarının tabi ki kendi içlerinde istişari kurulları vardı. Ama bu İslami öbekler bir kez olsun birlikte bir şura algısına varamadı. Tek olumlu icraatları eylem düzeyinde oluşturdukları Beyazıt veya Türkiyeli Müslümanlar Platformu’dur. Tarihte ve uygulamada şura ve istişare algımız ve birikimimiz yine de önemlidir. Böylelikle konuları müzakere edebiliriz. Örnek bir soru, ‘Şura ile istişare konuları aynı mı yoksa ayrı ayrı şeyler mi?’ olabilir. Bu soruya fetva erbabının büyük çoğunluğu her ikisi de ‘müşavere, şivar, meşvure, meşure gibi aynı kökten gelirler diye sığ ve yüzeysel şekilde cevap vermektedirler. Nüzul sırasına göre ‘ş’ ve ‘r’ kökünden gelen Şura ve İstişare söylendiği gibi Kur’an’da üç yerde kullanılır. Bu ayetlerin birincisi Şura 38’dir. Bu ayet şuranın hayati anlamının kanıtıdır. Bu arada aynı kökten gelen şura ve istişarenin hem lügat hem ıstılah anlamları birbirine yakındır. İkinci ayet Bakara 233. ayetidir. Bu ayette şe-ve-re kökünden gelen işteşlilik anlamında karşılıklı rıza, karşılıklı manasında istişare söz konusudur. Toplumun en küçük birimi aileye uygulanır. 3.sü Al-i İmran 159. ayettir. Bu ayette geçen istişare Resulullah’a yönelik bir emirdir. Burada müşavere edilmekte ama son kararı Resulullah vermektedir. Şura, istişare ve meşveretle nassla belirlenmemiş iş konusunda seçenekler ve ihtimaller belirlemektir.”

Türkmen Nisa 83. ayeti hatırlatarak, ayetin emniyet ve korkuyla ilgili ümmete dair bir haberin, Resul’e veya bizden olan Ulu’l-emr’e götürülmesi gerektiği anlamında olduğunu, güven ile korkuyla ilgili bir haberi insanların Resulullah’a götürmeleri ile işin çözülmesinin onun özel durumu ile ilgili olduğunu ifade etti.  Bu konumun Resul’e has olduğunu atlayıp ‘Halefetullah Fi’l-Arz’ ünvanını kullanan sultanlar örneğinde olduğu gibi kimsenin kendini Resulullah’ın yerine koyamayacağını hatırlattı. Son olarak Türkmen Resul’un yetkilerinin ve örnekliğinin özgünlük itibariyle farklı olduğunu, Ulu’l-emr’e haberi götürme meselesinin ise Nisa 59. ayet ile tefsir edilebileceğini, Resulullah’ın istişaresi ile Müslümanların şura görevi ve prensipleri arasındaki nüansın bu olması gerektiğini söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

semsettinozdemir.jpgŞemsettin Özdemir konuşmasına her iki konuşmacıya istişarenin teorik kısmını çok güzel anlattıkları için teşekkür ederek ve kendisinin ise konuya biraz farklı bir açıdan yaklaşmak istediğini belirterek başladı. Ardından konuşmasını şöyle sürdürdü: “Biz Müslümanlar şuranın farz olduğunu biliyoruz. Hatta şura/istişare en büyük ibadetlerimizden biridir. Fakat nasıl oluyor da en küçük ibadetler konusunda hassas olan ve bu ibadetlere dair bir sürü şekilsel yöntemler geliştiren Müslümanların hayatında istişarenin yeri bulunmuyor? Maalesef tarihimiz boyunca bu en büyük ibadet askıya alınmış vaziyette. Niçin tarihimiz boyunca şura modeli geliştirilememiş, niçin bu ibadet sistemleştirilmemiştir? Şuraya dair bir sistemin bir modelin olmayışı biz Müslümanların en büyük problemidir. Bu sorunu mutlak suretle aşmak mecburiyetindeyiz. Bunu gerçekleştirmezsek ‘Bu din bir sistem inşa edemez, insanlara sunacağı bir teklifi yoktur’ gibi söylemlere maruz kalabiliriz. Tarihimiz içinde çete darbesi ile şehit edilen Hz. Osman’la birlikte şura pratiğimiz ağır yaralar aldı. Ardından Muaviye darbesi ile birlikte krallıklar istenilen şura modelini birçok yanlışlıklarıyla uyguladı. Maalesef bu tarih bizimdir ve ders almak için tarihimize bakmak büyük bir imkandır. Modelin içinde ‘İşin ehline verilmesi ilkesi nasıl uygulanacaktır, kimler ehil sayılacaktır, ne zaman istişareye gidilecektir, kimler istişare heyetinde olmalıdır ve bunların vasıfları nelerdir?’ gibi soruların cevapları olmalıdır. Yapacağımız model elbette beşeridir. Fakat bu model İslami olacak diyorsak vahye uygun olarak, beşer olan bizler onu yapacağız.”

Özdemir, İslam’a göre hareket ettiğini söyleyen kişi, kuruluş, vakıfların ne kadar istişare emrine uygun hareket ettiklerini sorgulamak gerektiğini belirtip bu konunun büyük bir sorunumuz olduğunu hatırlattı. Şurayı sistemleştirmememiz durumunda yarın öbür gün iktidar olsak bile afallayacağımızı, yapmamız gerekenleri yapamayacağımızı söyleyen Özdemir, ‘Siz nasıl bir hayat tarzı/modeli öne sürüyorsunuz?’ diye soranlara cevap olarak ‘Biz başa bir gelelim her sorunu hallederiz’ demenin maalesef bir işe yaramadığını belirtti.

fatih5.jpg

Özdemir konuşmasını şu sözlerle bitirdi: “İlim havzalarımız istişareyi sadece teorik anlamda ele alıyorlar. Oturup istişare edemiyoruz. Mazlum Müslüman coğrafyaların Türkiye’den beklentilerinin olduğu hepimizin malumudur. O zaman biz bu beklentiye cevap verebilmek için oturup kafa yormalıyız. İşe küçük modeller geliştirerek başlayabiliriz. Adalet, işi ehline vermek ve şura emirleri bir biri ile iç içedir. Biri diğerinden bağımsız değildir. Sistemleştirmek, birçok emri de yerine getirebilme fırsatı tanıyacaktır bizlere. Ömer bin Abdülaziz örneği bizlere sistemin önemini gösteriyor. O çok iyiydi ama kendinden sonra başa geçenler çok kötüydü. Biz iyi niyete güvenemeyiz. Üç iyi niyetli kişi gelir başa ancak dördüncüsü beşincisi bu güveni istismar eder. Mümin nesil ve kadroların bu meselelere bu meselelere daha fazla kafa yormaları gerekir. Kötü durumda olan insanlığa dinimizin önerisini verebilecek miyiz? Bana hüzünle gelip ‘başörtüsünü bırakan kızlarımızın, namazı niyazı terk eden oğullarımızın niçin böyle yaptığını’ soran kardeşlerime şöyle diyorum. Ya tembelliktir ya da dine dair değerlerden şüphedir. Deizm, ateizm sorununu görmeliyiz. Dinimiz bu sorunlara nasıl bir çözüm önerisi getirecektir. İran, Pakistan, Suud ne önerdi. Buna bakarak din yapamaz diyorlar biz de din başka onlar başka diyoruz. Fakat biz dinin temsilcileriysek bizim insanlara bir teklifimizin olması gerekir.”

Konuşmacıların ilk sunumlarını takiben dinleyicilerden gelen sorulara cevap verildiği ikinci kısımdan sonra panel sona erdi.

 

fatih6.jpg

fatih7.jpg

 

 

 

haksöz

Google+ WhatsApp