İstanbul’u okumak ve yaşamak!..

İstanbul’u okumak ve yaşamak!..


İstanbul’u okumak ve yaşamak!..

 

 

Şu sıralar ne zaman İstanbul’u yazsam, hele de İstanbul’u yönetmeye talip olan adaylar hakkında fikir beyan etsem, bir kesimden salvolar geliyor. Bunların en “aklı başında” gözükenleri şu mealde:

“Sizi tarihçi olarak seviyor ve okuyoruz, lütfen siyasete girmeyin!”

Siyaseti kendileri için “hak” ve “helâl” görenlerin, bunca yaşamışlığıma ve bunca okuyup yazmışlığıma rağmen, benim için “haram” saymaları, bana hep tebessüm ettirir. Bunun, “Bizim adayı destekle” anlamında bir dâvet içerdiğini fark etmemek ikânsız. 

Ne yapayım ki, İstanbul, herkese gözükapalı emanet edilebilecek sıradan bir şehir değil: Başlıbaşına kendisi tarih olan bu şehri ehline vermek için çalışmak, her “millî ve yerli tarihçi”nin vicdan borcudur.

Bunu ancak “İstanbul’u yaşayan”lar anlar: “İstanbul’da yaşamak” başka, “İstanbul’u yaşamak” başkadır. İlkinde “mecburiyet”, hattâ “mahkûmiyet”,ikincisinde “sanat-edebiyat” ve “tarih” var: Bunu “idrak” iseancak “şuur”la olur. Çünkü İstanbul hem “şiir şehir”dir, hem de “şuur şehir”!

Yani Yahya Kemal, İstanbul’a boşuna “aziz” dememiştir: “Aziz İstanbul” 

“Sana dün bir tepeden baktım, aziz İstanbul!

“Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer…

“Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

“Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

Ben işte bu İstanbul’u yaşıyor ve derin bir aşkla işte bu İstanbul’u seviyorum! Yetmiyor, tıpkı Orhan Veli gibi, “İstanbul’u dinliyorum”…

“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

“Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

“Yavaş yavaş sallanıyor, yapraklar ağaçlarda;

“Uzaklarda, çok uzaklarda,

“Sucuların hiç durmayan çıngırakları;

“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.”

Ayasofya inşa ediliyor… Meydanlara taşlar dikiliyor. Çemberlitaş çembersiz haliyle İmparator Konstantinos’un heykeline kaide oluyor. 

Derken, tarihin derinliklerinden “Yalessa-hissa” çığlıkları eşliğinde gemiler Haliç’e çekiliyor, “fetih mukarrer” oluyor ve “Fatih, Topkapı’dan şehre giriyor!”

O zaman ben İstanbul’u daha çok seviyorum…

Fakat bilmiyorum, bu aşkı hangi sevgi sözcükleriyle ifade etmek lâzım? Necip Fazıl’ın şiirini kuşanıp, “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/ Onu ‘İstanbul’ diye toprağa kondurmuşlar” desem, yeterli olur mu?..

Yoksa devam mı etmeli biraz daha?..

İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;

“O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli-pulludur;

“Ay ve güneş ezelden, iki İstanbulludur.

“Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,

“Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale…

“İstanbul benim canım; 

“Vatanım da vatanım...

“İstanbul, 

“İstanbul”...

Her beldesi ömür, her köşesi tarih, her bucağı hayat olan bu İstanbul’u hangi mükemmel şiir gereği gibi ifade edebilir, kördüğümü hangi kudretli mısra çözebilir?

Boğazda martıların özgürce uçuşunu seyrederken ya da rıhtımda yürürken, Galata Köprüsü’nden olta atarken, tarihi mekânlarında tarihin soluk alışlarını hissederken; kısacası her yerinden derin derin koklarken İstanbul’u, farklı bir şehirde farklı algılar yaşadığınızı fark eder ve şükredersiniz.

Sizi bilemem, ama Fatih’in tüm torunları gibi, benim de vazgeçemediğim ve benden vazgeçmeyeceğini düşündüğüm tek “sevgili”, İstanbul’dur!..

Hayalim Romalılar’ınLâtinler’in ve envai çeşit milletlerin ayak izleriyle son fatihleri olan Türkler’in yürek izleri arasında gel-git yaparken, İstanbul’da yaşanmış nice aşkların önünde hürmetle eğiliyorum.

İstanbul’a sevdam, temiz aşklara karşı duyduğum saygıyla özdeşleşiyor...

Bu derin aşkımı geçmiş iktidarları döneminde kirletip çöplüğe çevirenlerin, susuzluktan çöle döndürenlerin temsilcisi, şimdi gelmiş benden oy mu istiyor?

Gidin be başımdan!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp