İstanbul’da aslında kim kazandı?

İstanbul’da aslında kim kazandı?


İstanbul’da aslında kim kazandı?

 

 

Seçimlerden evvel yazdığım yazıda, neticeler îtibârıyla belirleyici olanın İstanbul olduğunu vurgulamıştım. Dünyâ ne Bursa’yı ne de Adana’yı tanır. Buna Ankara ve İzmir’i de dâhil edebiliriz. Kabûl etmeliyiz ki, dünyânın Türkiye algısını İstanbul oluşturuyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


1994’de Ak Parti’nin İstanbul Belediyesi’ni kazanması son derecede kritik bir dönüşümdü. İstanbul, başta merkez sol olmak üzere dâima merkez siyâsetlerden yana ağırlığını koyardı. AK Parti’nin evrimi, merkez siyâset boşluğunu doldurmaya mâtuf bir eksende gelişti. Bir tarafıyla ANAP’ın başlattığı, sol ile sağ arasında ayırım yapmayan; onları “liberter-liberâl” bir çizgide buluşturan bir merkez siyâset oluşturma sürecini devralıyordu. Ama bu, basit olarak “merkeze oturmakla” alâkalı değildi. AK Parti’nin bir diğer işlevi, “kenarı merkezîleştirmekti”. Bu doğrudan doğruya Türkiye’de siyâsetin merkezî değerlerini yeniden tanımlamayı gerektiren bir süreçti. Sıkıntıları doğuran da buydu.” Ulus” ve “devlet” ekseninde yerleşik merkezî değerlerin yeniden tanımlanması husûsunda Ak Parti’nin temel stratejisi “aşağıdan” veyâ “kenardan” yana siyâsal hareketlenmeyi sırtlamaktı. Belediyelerde başarı sağlamak ve tutunmak bunun ilk aşamasıydı. Bu îtibarla ANAP’tan da farklılaşıyordu. ANAP merkezden kenara evrilirken, Ak Parti kenardan merkeze doğru işleyen bir sürecin üzerinde yükseliyordu. Belediyelerde sağladığı başarılar , genel seçimlerde , hiçbir partiye nasip olmamış uzun vâdeli bir başarının da anahtarıydı.İstanbul bu süreçlerde son derecede kritik bir rol oynamıştır. Ak Parti’nin ileri gelenleri de bunun hep farkında oldular ve İstanbul’a husûsî bir ehemmiyet verdiler.

Geleneksel merkez siyâsetinin kodlarında ısrarlı olan siyâsal kadrolar ise bu süreçte, kendi içlerinde taşıyageldikleri geleneksel “sol-sağ” ayırımını tasfiye ettiler ve CHP’de bütünleştiler.

Ak Parti’nin yükseliş ve iktidâra geliş süreçlerini dünyâ bağlamına oturtmadan tartışmanın ve anlamanın eksik kalacağı muhakkaktır. Ak Parti’nin merkeze yürüyüşü, dünyâda sermâyenin, “ulus” ve “devlet” ile giriştiği yaman mücadeleye ve bunun neticesinde onların kayıtlamalarından sıyrılmasını ifâde eden bir târihsel bağlama oturuyordu. Ulus ve devletleri inşâ eden cümle kurucu değerlerin aşındı(rıl)dığı bir evreydi bu. Sermâyenin nazarında “ulus”, yeniden bölüşümü dayatan bir “cehennem”; devlet ise onu vergiye boğan ve yeniden bölüşüme nezâret eden “zebâni”ydi. Sermâye, Yeni Liberâl (liberter) ve Yeni Sol ittifâkı temelinde ,ulus ve devletin “karanlık” sicillerini deşifre eden onları aşındıran her türlü entelektüel, kültürel, ideolojik ve artistik girişime destek verdi. Yeni liberâl ve Yeni Sol ittifakları üzerinden onları cömertçe fonlamaktan ve desteklemekten geri durmadı.

Ak Parti’nin yükselişini gören çevreler, onun merkezî değerleri yeniden tanımlamaya mâtuf yönelişlerini destekledi. Yeni Liberâl ve Yeni Sol’un Ak Parti’yi desteklemeleri buradan kaynaklanıyordu. Ak Parti , dönüştürürken kendisi de dönüşüyor ve hareketin “organik” geçmişini de geride bırakıyordu. Lâkin bu geçmiş onu asla bırakmadı. Bir defâ pratik, Tezkereden başlayarak bunu kendisine sık sık hatırlattı. Milletvekillerinin Tezkere sırasında gösterdiği refleks de buydu. 2010’lardan başlayarak Ak Parti , bindiği geminin bizzat mürettebatı tarafından delinmeye çalışıldığını gördü ve aşama aşama direnç geliştirmeye, ittifaklarını gözden geçirmeye başladı. Gezi Olayları , FETÖ, Açılım Süreci’ni hendeklerle dejenere eden hareketler, âdeta onu “kendisine getirmek” içindi. İçeriden ve dışarıdan yediği baskılar zaman içinde artarak devâm etti. 15 Temmuz bunun en ileri aşamasıydı. Ak Parti, zamanında kendisine destek veren çevrelerin ,aslında onu kuşatan ve bambaşka amaçlar için kullanmak isteyen çevreler olduğunu gördü. Organik , paternalist ve popülist mevzilerine dönerek ve bunları pekiştirerek savunmaya geçti. Burada da başat direnç noktası Erdoğan’ın kişisel karizması olarak tecessüm ediyor.

Bu savunma pozisyonu Ak Parti için, onu hem ayakta tutan hem de kırılganlaştıran en kritik evreyi oluşturuyor. CHP’liler ise bunu bir fırsata dönüştürüp kullanmak istiyor .Aslında hiçbir dünyâ okumaları yok ve durumun farkında bile değiller. Bir “bahar sarhoşluğunu” yaşıyorlar. Bilmiyorlar ki, bir zamanlar Ak Parti’ye musallat olan ne varsa , şimdi onlara musallat olmuş durumda. Batı’nın gözünde bir zamanlar Ancien Régime’ in temsilcisi olduğuna hükmedilmiş ve dışlanmış CHP ,şimdi HDP oylarını çekiyor ve baş tâcı ediliyor. Dev bir consumpsionstadt olan ve paternalizmden ve “büyük harfli” organik düşüncelerden hoşlanmayan nüfusları barındıran İstanbul’da Ak Parti belki yenilmedi ama tekledi. Kanâtimce oyların yeniden sayılmasıyla veyâ seçimin yeniden yapılmasıyla bu tablo değişmiyor. Psikolojik faktör sayılardan daha mühim. Bu faktör dikkâte alındığında seçimi İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, ama ondan daha mühimi ABD kazanmış oluyor. Tam da ABD’nin en yüksek perdeden “Ya F-35’ler ya S-400’ler” diye şantaj yaptığı günlerde. Acaba bu soru Kılıçdaroğlu veyâ İmamoğlu’ya sorulsa cevapları ne olurdu?

yeni şafak

Google+ WhatsApp