İstanbul Sözleşmesi’ne kadınlardan iki farklı yaklaşım

İstanbul Sözleşmesi’ne kadınlardan iki farklı yaklaşım


“Adalet sivil toplumu ayakta tutan temel politikadır.” Edmund Burke 

İstanbul Sözleşmesi tartışmaları AK Parti tabanında ciddi bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Muhalefet ile AK Parti içerisinden çıkan DEVA ve Gelecek Partisi de bu konuda AK Parti ile aynı düşünüyor. 

AK Parti tabanında iki zıt görüş var. Bir kesim, sözleşmeyi eleştiriyor. Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini ve sözleşmenin feshini, kadına yönelik şiddet başta olmak üzere bütün canlılara yönelik şiddeti önleme ve ortadan kaldırmayı hedef alan “yerli ve milli” bir yasal düzenleme yapılmasını istiyor.

Sözleşmeyi savunan diğer kesim ise daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması, kadına şiddet ve ailenin korunması önceliğini dillendirerek savunmasını yapıyor.

Bu tartışmanın son nihai kararını verecek olan mecra tabiî ki Cumhurbaşkanlığı makamı olacaktır. 

Toplumsal sosyokültürel krizlerin, kaosların yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bireysel ve kurumsal olarak hak, hukuk ile adalet çizgisini hesap ederek bir tartışma zemininin yapılması gerektiğini unutmayalım. 

Asıl problemimiz sözleşmenin varlığı ya da feshedilmesi değil. Bu sözleşme sonuç itibariyle ne zafer ne de esarettir.

Ak Parti tabanında sivil toplum, yazar ve akademisyen çevreleri geneli İstanbul Sözleşmesinin revize edilmesi gerektiğine inanıyor.

Bizim üzerinde tir tir titrediğimiz, model olarak dillere destan 500 yıllık Osmanlı medeniyet tasavvurumuzun bireysel, kurumsal ve toplumsal hayatımızdaki siyasi, ahlaki, ekonomik gerçeklik payının sorgulanması gerekiyor.

Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), geçen hafta İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması yerine “rahatsızlık yaratan” maddelerde hukuki düzenleme yapılmasını önermişti.

KADEM’in ardından, muhafazakâr kadınların bir araya geldiği Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu da (ASAP), İstanbul Sözleşmesi’ne destek açıklaması yaptı.

AK Parti kurucularından, gazeteci Ayşe Böhürler, 1993 yılında muhafazakâr kadınlar tarafından kurulan Hazar Derneği’nin kurucusu ve başkanı Ayla Kerimoğlu ve Prof. Dr. Emel Topçu tarafından hazırlanan bildiride İstanbul Sözleşmesi için “Her metin gibi mükemmel değildir. Ancak daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması gerekir” ifadelerine yer verildi. 

Kurucular Kurulu’nda Ayla Kerimoğlu, Ayşe Bostancı, Ayşe Güney, Gülenay Pınarbaşı, Hatice Gökçe, Hatice Balin, Henim Demirhan, Sevinç Sanisoğlu, Serpil Balat, Vildan Bayraktar ve Yasemin Çoban’ın olduğu Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu’nun yayınladığı bildiri şöyle:

“Son günlerde İstanbul Sözleşmesi üzerinde gerçekleşen tartışmalar amacını hayli aşmış durumda. Sözleşme ne bütün kötülüklerin anasıdır ne de tek başına şiddet sorununu çözebilecek kabiliyettedir. Ancak kadınlara yönelik şiddetle mücadelede önemli bir adım, bir ‘dur’ çağrısıdır, bir kararlılık göstergesidir.

Her metin gibi mükemmel değildir. Ancak daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması gerekir. Bugüne kadar öldürülmüş binlerce kadına bir vefa, şiddet gören kadınlara uluslararası hukuk açısından bir teminattır.”

ASAP, kadına yönelik şiddetin aileyi, çocuğu ve toplumu da olumsuz etkilediğini düşündüklerini açıkladı. 

İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren ikinci bir metin de muhafazakâr hukukçu kadınlar tarafından kamuoyu ile paylaşıldı.

Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanı ve İstanbul Sözleşmesi Çalışma Platformu Sözcüsü Figen Şaştım, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili, “Sözleşmede özellikle bizleri rahatsız eden toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel yönelim gibi kavramlar var. Toplumu cinsiyetsizleştirme, tamamen yepyeni bir cins ortaya koyma gayreti içerisindeler” dedi. 

Sözleşme ile ilgili hazırladıkları raporu değerlendiren Şaştım, özetle şunları söyledi: 

“Raporu 12 kişilik bir ekiple hazırladık. Biz bu toplumun temel dinamiklerinden olan milli ve manevi değerlerini önemsiyoruz. Raporda, bir ilahiyatçının görüşünü almaktan daha doğal bir şey olamaz. Çünkü sözleşmede toplumsal cinsiyet eşitliği kavramında, özellikle kadın ve erkek cinsini hedef alan bir yaklaşım var. İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlamasında etkin bir grup olan feminist kesim, kadının anne rolünü iteliyor ve önemsemiyor. Bizim kendi toplumumuzda annelik rolü inkâr edilebilir mi? 

Kadının ve erkeğin yaratılıştan bir takım biyolojik farklılıkları olduğunu biliyoruz. Bunu tıpçılar ya da bilim insanları kim olursa olsun reddedemez.

Ama İstanbul Sözleşmesi’nde özellikle bizleri rahatsız eden ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ ve ‘cinsel yönelim’ gibi kavramlar var.

Toplumu bir cinsiyetsizleştirme ve tamamen yepyeni bir cins ortaya koyma gayreti içerisindeler. Sözleşmede en çok rahatsız olunan noktalardan birisi bu konu.

Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini ve sözleşmenin feshini, kadına yönelik şiddet başta olmak üzere tüm canlılara yönelik şiddeti önleme ve ortadan kaldırmayı hedef alan yerli ve milli bir yasal düzenleme yapılmasını, başta hükümetimiz olmak üzere bütün yetkililere teklif ediyoruz.”

İstanbul Sözleşmesi muhafazakâr camiamızın kendi içinde ertelediği ve çok zor ittifak edeceği bir mesele haline geldi.

Maalesef kadına şiddet meselesi, cinsiyet eşitliği, kadının beyanı, nafaka, cinsel taciz, dağılan aileler, ensest, uyuşturucu, kumar ve alkol bağımlılığı Türkiye’nin çok gerçekçi olarak tartışamadığı her geçen gün büyüyen ciddi bir problemidir.

Konfüçyüs’ün  güzel bir nasihatini paylaşmakta fayda görüyorum. “Araştırma yapıldığı zaman ancak bilgi artırılabilir; bilgi artırıldığında ancak istek samimi olabilir; istek samimi olduğunda ancak akıl ıslah edilebilir; akıl ıslah edildiğinde ancak özel yaşam iyileştirilebilir; özel yaşam iyileştirildiğinde ancak aile yapısı düzeltilebilir. Aile yapısı düzeltildiğinde ancak devlet düzen içinde yönetilebilir. Devlet düzen içinde yönetildiğinde ancak dünyada barış tesis edilebilir.”

Google+ WhatsApp