İstanbul Sözleşmesine Dair

İstanbul Sözleşmesine Dair


Kamuoyunda aleyhinde oluşan baskılar nedeniyle siyasilerin 16 Ağustosta ne olacağına karar verecekleri, son günlerin/yılların tartışmada başat konusu olan İstanbul Sözleşmesinin amacı; “Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmayı hedef edinmek” şeklinde belirlenmiştir.  İstanbul Sözleşmesi 12 bölüm 81 maddeden oluşuyor. Uluslararası alanda kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili ilk bağlayıcı belge olma özelliğini taşıyan sözleşme kabaca şunları içeriyor:  Psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz, zorla evlendirme, kadın sünneti, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz ve taciz dâhil cinsel şiddet olmak üzere kadına yönelik şiddetin tüm türlerini kapsıyor. Sözleşme ev içi şiddet, aynı evde yaşıyor olsun ya da olmasın mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasında yaşanan her türlü şiddet eylemini içerecek şekilde kadının korunmasını esas alıyor. Bu içerik eş yerine “partner”     kelimesini kullanarak evlilik ve nikah karşıtlığı desteklemiş, gayri meşru birliktelik yasallaştırılıyor diye eleştirilen ve olumuz anlam yüklenen bir kavram olduğunu belirtmek gerekir.

Önce sözleşmenin olumlu yanını teslim etmem gerekir. Hiçbir ilmi gerekçeye dayanmayan genel kanatın aksine yürürlüğe girdiği tarihten bu güne kadına şiddet ve taciz olaylarında artma değil gerileme yaşanmış olması, sözleşme hanesine artı olarak yazılmalıdır. Polis Akademisi verilerine göre bir yılda öldürülen kadın sayısı 2015 yılında bir milyonda 5 iken, bu sayı 2017-2019 döneminde ortalama 3,8’e gerilemiş.

Sözleşmenin olumsuz taraflarına gelince;

1- İstanbul Sözleşmesi’nin “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” konusunu düzenleyen 4. maddesinde geçen “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği” ifadeleri kamuoyunda tartışmaların odağındaki konular arasında yer alıyor. Sözleşmesi’nin genelinde  “biyolojik cinsiyet” kavramı hiç kullanılmamış. Cinsiyeti ifade için özellikle “TOPLUMSAL CİNSİYET” (gender) kavramı kullanılmış. Bu kavramın fıtri olanın, yani ‘’cinsiyet’’ (sex) kavramının yerine ikame edildiğini görüyoruz. Kimi eleştirmenlere göre; Sözleşmede defalarca tekrarlanan “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” kavramlarının dayandığı ideoloji, “cinsiyetsizlik” fikridir.  Bu nedenle biyolojik cinsiyete karşı, toplumsal cinsiyet merkeze alınmıştır deniliyor. Bütün feminist hareketlerin, eşcinsel oluşumların kalkış noktası tam da burasıdır. Bu felsefeye göre:  “İnsan, fıtrî olan cinsel kimliğini kabul etmeyebilir ve cinsiyetini istediği gibi değiştirebilir.”

Sözleşmenin tepki çeken konularının ilk sırasında bu mesele gelmektedir. İnsan hakları alanında önemli bir konu olarak toplumsal cinsiyet eşitliği erkeklerle kadınların kamusal ve özel yaşamın tüm alanlarına eşit katılımları anlamına gelir. Sözleşmenin 3/c bendine göre;  “toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.” Yine 4/d bendine göre; “kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır” denilmektedir. Ancak tanımların ve ifadelerin kapalı olduğu söyleniyor. İşin enteresan tarafı sözleşmede “kadınlar” gibi herkesin malumu bir kelimenin tanımı yapılmasına rağmen, “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği”  kavramlarının tanımları yapılmamıştır? Diğer bir görüşe göre söz konusu kavramlarda bir kapalılık söz konusu değil. Tarafların kavramlara yüklediği anlamlar farklı. Toplumsal cinsiyet, toplumun erkek ve kadın cinsiyetine yüklediği sosyal rollerdir. Mesela bizim toplumumuz zina yapan erkeği ‘’çapkın’’  olarak, zina yapan kadını ise ‘’fahişe’’ olarak niteler. Alın size tipik bir toplumsal cinsiyet rolü, daha doğrusu toplumsal cinsiyet eşitsizliği.

Celalettin Vatandaş’ın ifadesi ile “Biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet, geleneksel olarak birbirleriyle o derecede ilişkilidir ki, onları birbirlerinden ayrı düşünmek çok zor, hatta imkânsızdır. Toplumun geleneksel kültürü, dişinin davranış, düşünce, inanç, görünüm, tutum ve algılarıyla kadınca; erin ise erkekçe olmasını istemekte ve bunu dikte etmektedir. Doğuştan er veya dişi olmanın yanısıra, bireyin süreç içinde cinsel kimliğinin oluşması söz konusudur. Toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesi, toplumsallaşma veya içselleştirme aracılığıyla gerçekleşmektedir.”

Buraya kadar bir sorun görülmüyor. Ancak günlük hayatta mesele “toplumsal cinsiyet eşitliği”  ile kalmıyor, aynı zamanda ve hatta daha güçlü bir vurgu ile “kadına yönelik şiddet”, “cinsel istismar”, “cinsel tercih”, “cinsel serbestlik”, “eşcinsellik” ile irtibatlı her konu bu bağlamda değerlendiriliyor.   Buradan hareketle sözleşme ile  Cinsel kimliğin doğuştan gelen bir özellik olmayıp, içinde yaşanılan kültürün ve sosyal çevrenin dayatmalarıyla şekillendiği varsayımına dayanarak, her çocuğun ve gencin cinsel tercihini yapabilme özgürlüğü savunularak,’ toplumsal cinsiyet eşitliği’ amacı hedeflendiği öngörülmektedir. “ deniliyor.

Sözleşmenin aleyhinde olanlar Sözleşme metninin ana fikrinin toplumsal cinsiyet’’ (gender) olduğunu söylüyorlar. Bunun sosyolojik bir kurgu olduğu kadar ideolojik bir tanımlama olduğunun altını çiziyorlar. Yani insanlar aslında kadın ya da erkek değildir; toplum, kültür, gelenek ve din insanları kadın ya da erkek olarak ayırmıştır ve şiddet bu ayırımdan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden bu inançların hepsinin ‘’kökü kazınmalıdır.’’ felsefesini amaçladığı iddia ediliyor.

2- Sözleşmeye şiddetle karşı çıkanların, metindeki  “cinsel yönelim” kavramsallaştırılması ile her türlü cinsel sapkınlık (ibnelik, lezbiyenlik, pedofili, nekrofili, zoofili vb.) zımnen meşrulaştırılmış ve yasal koruma altına alınmış olacağı iddiasıdır. (Madde 4- 3) böylelikle 3. bir cinsiyetin kabulü zımnen deklere edilmiştir ve toplum için bu cinsel sapkınlıkların yaygınlaşmasının önü açılmış olacaktır deniliyor. Bu durum toplum için beka sorunu olarak görülüyor.

3- Sözleşme ile rızaya dayalı her türlü cinsel ilişki meşru kabul edilerek zina ve fuhuş suç olmaktan çıkartılmakta ve yaygınlaşmaları yasal güvence altına almaktadır. Bu bağlamda yapılan iç hukuk düzenlemesinde zina suç olmaktan çıkartılmıştır.

4- Sözleşme’nin 36. 46. Ve 59. Maddelerinde “birlikte yaşanan birey”   kavramsallaştırılması ile “nikâhsız birliktelikler” aile olarak kabul edilmekte ve bu meyanda yapılacak düzenlemelerle hukuki olarak meşrulaştırılması istenmektedir.

5- Sözleşmenin 42. maddesinde; “Sözde namus adına işlenen suçlar…”  ifadesi “tahfif” olarak algılanıp eleştiriliyor. Zira toplumumuzda namus önemsenen bir olgudur. Bu tür hafife almayı asla kabul etmez. Ancak toplumumuzda namus olgusu kadın üzerinden tanımlandığı için zina yapan erkek mazur görülüp “çapkın”  yakıştırması ile bir şekilde taltif edilirken, zina yapan kadın “oruspu” olarak görülüp namus davası uğruna öldürülüyor. Buyurun toplumsal cinsiyete dayalı tipik bir şiddet örneği. Erkek yaşıyor, kadın öldürülüyor. Hâlbuki zina yapan her kadın bu işi bir erkekle yapıyor. Şu halde sözleşme diyor ki, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağla, ama erkeği de öldürerek değil, kadını yaşatarak.

6- Sözleşmede herhangi bir atıf yapılmamasına rağmen bizimkilerin işgüzarlığı olsa gerek, iç hukuk düzenlemesinde, taciz, şiddet gibi olaylarda şikâyet durumunda kadının beyanı esas kabul edilerek pratikte “yargısız infaz” yapılmakta olup hukukun en temel ilkesi delil/belge ile suçlama dikkate alınmamak suretiyle “delil veya belgesiz” koruma/tedbir alma yoluna gidiliyor. Böyle bir tedbir uygulamada pek çok sosyo-psiklojik rahatsızlıklara sebep olmakta. Özellikle gayri meşru yaşam süren kadınlarda, erkeğe yönelik suç uydurmalara, iftiralara ve haksız cezaya neden olmaktadır.

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla kadının beyanının esas alınmasının pratikte ilginç ve ibretamiz sonuçları oluyor. Bu ilkenin istismar edildiğinin pek çok örneği yansıyor medyaya. Bunlardan çarpıcı birkaç örneğini vermek faydalı olur. Bir köşe yazısında okumuştum. Bir İmam Hatip Lisesi Müdürü kız öğrencisini kıyafetinden dolayı odasında uyarınca, öğrenci mealen; “sen kim oluyorsun da bana bu tür şeyler söylüyorsun. Şimdi beni taciz etti diye bağırırsam görürsün gününü diye tehdit etmişti. Bu öğrenci beyanının esas alınıp doğru kabul edileceğini bildiği için hocasına iftira atma cüretini gösterebiliyor. Sonrası, tilki tilkiliğini ispat edene kadar post elden gidiyor.

Yine benzer bir örnek, kız öğrencinin şantajına maruz kalan Prof. Dr. Naki Erdemir’in yaşadıkları. Dersinden kalan bir öğrencisi “Hocam ben bu dersi geçmem lazım. Kamuoyunda tanınan birisin. Eğer kariyerini, şanını, şerefini, çoluk çocuğunu düşünüyorsan beni geçirmelisin. Aksi halde beni taciz etti diye şikâyet ederim” diye tehdit ediliyor. Hocanın ifadesine göre; iftiradan korkup bu şantajcı öğrenci durumunda olan herkese 10 puan fazla not verdim ve bu hadiseden sonra fakültedeki odamın kapısını kilitler oldum diyor. Bu örnek olayda da hikâyenin kahramanı olan öğrenci şikâyet ettiğinde beyanının esas alınacağını bildiği için Hocanın sorgusuz sualsiz kovuşturmaya uğrayacağını biliyor. Olay bir de “Hoca öğrencisini taciz etti” diye basına yansıyınca yandı gülüm keten helva. Yukarıdaki olaylarda görüldüğü üzere mebzul miktarda istismar söz konusu ve bu istismarın “taciz” ve  “mobing” gibi bahanelerle insafsızca kullanıldığının şahidiyiz.

“Kadının beyanı yorumsuz şekilde yeterli gören anlayış adil değildir. Erkek beyanının da aynı şekilde yeterli görülmemesi masuniyet karinesine aykırıdır. Bu sebeplerle toplumsal cinsiyet eşitliği küresel bir ideolojidir, kabul edip etmemek sosyal politikaları belirleyenlerimizin sorumluluğunda ve vebalindedir.”

7- Eşitliğin her alanda sınırsız kabulü geleneksel roller bağlamında “baba” faktörünü yok ettiğini gözlemliyoruz. Bu nedenle ailede çocukların “terbiye”si alanında bir boşluk oluştu. Öyle ki; gecenin ilerlemiş vaktinde, kızına “nerede kaldın bu vakte kadar?” diye sert çıkan bir baba, şikâyet üzerine tedbir amaçlı evden uzaklaştırılma alır oldu. Baba ve anneler çocuklarına laf söyleyemez ve ikaz edemez duruma geldiler. Böyle bir durumda gidecek ve barınacak bir yeri olmayan baba veya kadın günlerce sokaklarda varsa arabasında yatıp kalkmaktadır. Kendini refüze edilmiş hisseden baba ıslah olmak yerine ailesine kinlenecek ve pısacaktır. Tedbir alınmasın demiyoruz ama çocuğunu azarladı diye bir babanın bu şekilde aşağılanması da olacak şey değil. Zamane gençliği kanunlardaki bu zaafı kullanarak anne babasını olmayacak pozisyonlara düşürebiliyor.

Adalet Bakanlığı Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü verilere göre son 5 yılda 1 milyon 973 bin kişinin evden uzaklaştırılması ülkemiz için bir milli güvenlik sorunu, geleceğimiz için bir tehdittir. Bu rakam, sadece evden uzaklaştırılan erkeklerin sayısıdır. Bu tür cezalandırma aile arasına var olan sorunun kemikleşmesine, geriye dönülmez bir hal almasına ve taraflar arasında kindarlık oluşmasına sebep olmaktadır. Şiddet uygulayan erkeğin cezasız kalmasını savunmuyoruz ancak böyle bir durumda hem savunmasız kalan hem de çözümsüzlüğe sebep olan bu tür cezalandırmanın yerine daha makul bir yol tercih edilmelidir.

Nevzat Tarhan Hocaya göre, eşi evden uzaklaştıran tavsiyeler yerine öncelikle zorunlu tedavi ve rehabilitasyon yapan yasalar ve yöntemler önerilmeli idi. Kadın ve erkek ilişkisini hak ve özgürlük odaklı değil güç odaklı olduğunu savunan kültürlerde aile bağları ve değerleri zayıflar, şiddet olayları ve boşanmalar artar, çocuklar mutsuz yetişirler.

8- Sözleşmeye binaen yapılan iç hukuk düzenlemesinde kadınlara “pozitif ayrımcılık” ön görülmekte veya teamül böyledir. Bana göre böyle bir düşünce baştan kadının zayıf ve korunmaya muhtaç bir birey olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hâlbuki hak ve özgürlükler bağlamında tüm bireylerin eşit kabul edilmesi gerekir.

9- İstanbul Sözleşmesi tavsiye niteliğinde olmasına rağmen; “entelektüel”, “siyasal”, “ekonomik” imkânlar, “dernek”, “medya”, “vakıf” gibi ulusal veya uluslara arası  bir takım çevrelerin kontrollerinde olan araçlar ile gerçekçi olmayan ve Batı paradigmasına uygun ama bizim bünyemize uymayan çarpık anlayışlarının etkisini taşıyan yasal düzenlemeler yaptırdılar. Dahası müdahale olmaz ise bu tür düzenlemelerin devamı da gelecek gibi.   Söz konusu kurumlarının marifetiyle sözleşmeyi imzalayan ülkelere zorunlulukmuş gibi adeta dayatılıyor. AB bünyesinde oluşturulan denetleme mekanizması ile de bir tür “gönüllü yaptırım” uygulanıyor.

“Netice itibariyle “kadına yönelik şiddet” veya “cinsel istismar” bir kişilik problemidir; çözümü muhakkak gereklidir. Problemin çözümü için her türlü yasal düzenlemenin yapılması zorunlu olduğu gibi; eğitim kurumları başta olmak üzere farklı kurum ve kuruluşların da konuya yönelik girişimlerin önemli birer aracı olarak kullanılması gerekmektedir. Önleyici, caydırıcı tedbirlerin hukuk mârifetiyle alınmasını hızlandırmak gerekiyor. Ancak tüm bunlardan önce “şiddet”  veya “istismar” denen şeyin açık ve seçik olarak tanımlanması gerekmektedir. Zira İstanbul Sözleşmesi’nde geçen “şiddet” kavramı içine hemen her şeyin atıldığı muğlâk bir kavramdır. Sözleşme savunucularının koro halinde seslendirdiği  ‘’Bu sözleşme kalkarsa elimizde şiddeti önleyecek bir şey kalmaz.’  itirazının önüne geçebilmek için şiddeti önleyecek yeni yasalar acilen yapılmalı. Hatta kadına yönelik şiddet en ağır derecede cezalandırılmalı.  Ancak bu iş nesli ifsad ederek, toplumsal genlerle oynayarak düzeltilecek bir iş değil. Zira hukuk, bir yaşam kültürü olduğu takdirde, yaşayan hukuka dönüşür.”

Ne kadar başarılı olup olmadığı tartışma konusudur ama bu sözleşmenin yegâne amacı başta kadın olmak üzere ayrımcılığa maruz kalan kesimlere karşı şiddeti önlemektir. Sözleşme bu amaca matuf bazı düzenlemeler içeriyor/öneriyor. Bu amaca matuf olarak toplumun dinine, örfüne, geleneklerine uygun düzenlemeler yapabilir. Hatta  ‘’şiddeti ancak bu şekilde önleyebilirim’’ diyerek ilkokuldan itibaren İslam Ahlakı dersini müfredata konabilir, bu her sene ders olarak anlatabilir. Yeter ki şiddeti davet eden bir uygulama yapilmasın ve şiddet önlenmiş olsun. Bunun için kurumlar arasında işbirliği yapabilir, çeşitli projeler hayata geçirebilir. Şiddetle mücadele için erkeği hedefe koyan teklifler yanlıştır. Mücadele için şiddete şiddetle karşılık vererek olmaz, uzman yardımı esas alınmalıdır.

M.Akif Çitil’in ifadesi ile kadın ve aile istismarcıları organize şekilde kötülük üretmeye devam ediyorlar! Hangi din ve inançtan olursa olsun 8-9 yaşındaki çocukların nikâhlanmasını dini olarak “helal” gören sübyancı sapıkların organize bir şekilde İstanbul sözleşmesini bahane ederek “kadın ve aile” konusunda konuşturuluyor, gündem belirliyor ve dinleniyor olmaları bu toplumun “helak” olduğunun delilidir. Küçücük kızların süslenip bellerine kırmızı kurdela bağlanarak hediyelik bir paket gibi babası, dedesi yaşındakilere sunulmasını, kuma ve berdel tecavüzcüsü ile evlendirilmeyi “helal” görenlerin “kadın ve aile” hakkında konuşmaları iğrençliktir. Ahlaksızlığı, sapıklığı “helal” sertifikası ile pazarlayan azgın ve sapkın zihniyet ile mücadele etmek bir “insanlık” sorumluluğudur.

Bu sözleşmenin eşcinselliği meşrulaştıran ve/veya teşvik eden herhangi bir maddesi yoktur.  LGTB’den hiç söz edilmiyor ve atıf da yapılmıyor. Sözleşmenin 4. Maddesi hiç kimseye şiddet uygulanmamalı, eğer uygulanırsa bu sözleşmenin öngördüğü tedbirler mağdurun cinsine, rengine, ırkına, diline, dinine, statüsüne, siyasi görüşüne, cinsel yönelimine, vatandaş veya mülteci/göçmen olup olmadığına bakılmaksızın -ayrımcılık yapmadan- tatbik edilir/edilmelidir, diyor. Yani bir insan eşcinseldir diye dövülemez, şiddet uygulanamaz, öldürülemez, eğer böyle bir fiil gerçekleşirse devlet olarak mağdurun cinsel kimliğine -eşcinsel olmasına- bakarak ayrımcılık yapma,  sözleşmenin öngördüğü tedbirleri uygula deniliyor. Buradan eş cinselliği meşrulaştırma ve destekleme çıkarmak akla ziyan olur. Şayet söz konusu maddedeki ‘’cinsel yönelim’’ ifadesi eşcinselliği teşvik ediyorsa o zaman göçmen ve mülteciliği de teşvik ediyor demektir. Çünkü aynı maddede mülteci ve göçmen ifadeleri de geçiyor.

İstanbul sözleşmesinin 72. Maddesi gereğince toplumun bünyesine uygun ve evrensel ahlak ilkeleri dikkate alınarak değişiklikler yapma imkânı var. Galiba siyasiler sözleşmeyi feshetmek yerine eleştirilen konularda değişikliğe gidecek gibi görünüyor. Nitekim Meclis başkanı Mustafa Şentop; sözleşmeye bağlı düzenlemeler yapılmıştır. İtiraz edilen yönler varsa bunlar kanunda yapılacak değişikliklerle giderilebilir. Uygulamada yapılacak değişikliklerle de giderilebilir” şeklinde bir sinyal verdi. Sözleşmenin 80. Maddesine göre fesih mümkün ama ben feshedilmesi ihtimalini uzak görüyorum. Zira siyasiler uluslar arası baskı guruplarının ve af örgütünün tazyikini göze alamaz diye düşünüyorum.  Hükümet, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilebilir veya düzenleme yapılabilir. Ancak, sözleşmenin tüm maddelerini revize etse bile mevcut tartışma bitemeyecek gibi görünüyor.

Google+ WhatsApp