İstanbul Sözleşmesi ve tepkiler

İstanbul Sözleşmesi ve tepkiler


Başından beri kimlik siyâsetlerine dâr eleştirel bir duruşum oldu. Burada vurgulanan meseleleri yok saydığımdan değil. Benim îtirâzım , bunların merkezîleştirilmesinedir. “Etnik”, “cinsel” veyâ “dinsel” olsun, kimlik kavramını ve bu kavram etrafında gelişen siyâsetleri, ağır insanlık durumlarının köpüklenmiş ve yüzeye vurmuş tarafları olarak değerlendiririm. Meseleleri doğuran üretim ve tüketim tarzındaki maddî geri plân şartları tartışmaksızın, yapılan “kültürel sorunlaştırmalar” bir çözüm sağlamaktan çok varolan sorunları azdıran tesirler doğuruyor. Diğer taraftan veri bir üretim ve tüketim tarzı, bir başka tarzda mevcût olmayan, ama bana göre daha çok kapalı kalan bâzı meseleleri açığa çıkarıyor olabilir. Ama bu, en başta bir açığa çıkma hâlidir. Bir şeyin açığa çıkma hâli onun çözümünü garanti etmiyor. Hattâ bana kalırsa daha çok bir sorunun ne kadar sorunlu kalabileceğine işâret ediyor. Târih, sorunları çözmek adına yapılanların sorunları ne kadar da katmerlileştirdiğini gösteriyor. Kimlik siyâsetleri , kültürel basitlemeler üzerinden tam da bunu yapıyor. Şimdi şu soruyu soralım ve namusluca cevaplamaya gayret edelim: Siz herhangi bir etnik sorunun yatıştığını, aşıldığını gördünüz mü? Veyâ bir dinsel kavganın hâllolduğunu? Sorunun dönemsel ve göreli olarak yatışması o sorunun hâllolduğunu göstermiyor; olsa olsa kafalardaki “mukadder olduğuna hükmedilmiş” nihâî hesaplaşmanın ertelendiğine delâlet ediyor. Bir misâl verelim: Avrupa’da bir asır sürmüş kanlı mezhep savaşları evet, bugün yatışmış gözüküyor. Sebebi tarafların barışta ittifak etmeleri değil. İki taraflı bıkkınlık, dahası dinsel meselelerin yerini çok başka meselelerin almış olması bu yatışmayı doğurdu. Ama Ulster Güçleri ile İRA arasında yaşamaya devâm ediyor. Bunu bir tortu olarak değerlendirmek basitlemek olur. Doğrusu ben bunu, hâlâ faal olan bir volkanın usul usul tütmesi, küllenmiş şeylerin hafif tertip püskürtülmesi olarak görürüm. Evet apaçık bir çatışma sâiki değildir, ama bilenler bilir, Avrupa’da hâlâ Katolik-Protestan ayırımı örtük bir şekilde devâm eder. Hâsılı mesele çözülmemiş ,dibe itilmiş, güncelliği sınırlanmıştır, o kadar..

Son zamanlarda yürütülen İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında da benzer bir tabloyu görüyorum. Modern üretim tarzı olarak kapitalizm, geleneksel dünyâlarda varolan ama bohçalanan kadın-erkek meselesini açığa çıkardı. Bunu kadının özgürleşmesine, bağımsızlaşmasına giden yolda yaşanmış olan büyük bir ilerleme olarak kutlayanlar oldu. Aslında bu varolan bir sorunun “açığa çıkmasından” başka bir şey değildi. Hâkim üretim tarzı bunu üretim disiplini içinde görece baskıladı. Tüketim toplumu ise bu baskıları kırıyor ve kadını bir üretim âleti olmaktan çıkarıp bedenine varıncaya kadar metâlaştırıyor. Yâni sorunu “apaçık” hâle getiriyor. Dahası sorun apaçık hâle gelmekle daha da kördüğümleşiyor. Kanaâtimce, tüketim toplumunun gidişâtı içinde çözüleceği de yok. Eğitim ve ekonomik refahın durumu düzelteceğine dâir beklentiler de sönümleniyor. Sâdece “geri kalmış”, törelerle yönetilen çevrelerde değil, celebrity ve CEO’ların dünyâsında da sayısız misâlini görüyoruz kadına şiddetin. Sorunun maddî arka plânından kopartılarak kültürelleştirilmesi buna tuz biber ekiyor. Kültürel iklimde herşey melekler ile şeytanlar arasındaki “kan davâsına” indirgeniyor. Evet tüketim arttıkça ve yaygınlaştıkça şiddet tırmanacak; bu çok açık..

Pekiyi, ne yapmalı? Elbette suçların arttığı kapitalist üretim ve tüketim tarzları dışında yeni bir tarz hayâta geçmedikçe sorunun çözümünü beklemiyorum. Ama suç artıyor diye bunu seyretmek mi gerekiyor? Tabiî ki hayır. Önleyici, caydırıcı tedbirlerin hukuk mârifeti ile alınmasını hızlandırmak gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerini gözden geçirdiğim zaman gördüğüm metnin bu amaçla hazırlanmış olduğu. Evet, doğrusu ben meselelerin uluslararası belgelere taşınmasını pek hoş karşılayanlardan değilimdir. Ayrıca bir kaç ay evvel Sayın Sümeyye Erdoğan ve Dr. Sâliha Okur Gümrükçüoğlu’nun dâvetlisi olarak katıldığım bir sohbet ve sunum toplantısında da edindiğim intibâ girişimin iyiniyetli bir girişim olduğu istikâmetindeydi. Bâzı çevrelerin iddia ettiği gibi, âilenin çökertilmesi, eşcinsel ilişki ve evliliklerin meşrûlaştırılmasına dâir bir ifâdeye rastlamadım. Elyevm idrâk ettiğimiz tüketim tarzı bu tarz bir baskılama yapıyor elbette. Ama İstanbul Sözleşmesi’ni bunun cihâzı gibi görmek aşırı bir yorum olarak kalıyor. Âileyi; bırakalım âileyi bir kül olarak toplumsalı çökerten dinamiklerle hesaplaşmak, İstanbul Sözleşmesi’yle hesaplaşmaktan çok ama çok daha ağır bir iş. Buna yanaşmayanlar işin kolayına kaçıyor. Basitlemecilik son noktada küfürleri de getirdi. Buna da doğrusu üzülmemek elde değil.

Hamiş: Eşitlikçilik eşdeğerlilik üzerine kurulmuyorsa bir mânâ ifâde etmez. Ancak eşdeğerli gördüğümüz şeyleri eşitliğe taşıyabiliriz.

Google+ WhatsApp